DOLAR

33,1952$% -0.11

EURO

36,0226% -0.6

STERLİN

42,8115£% -0.31

GRAM ALTIN

2.548,96%-1,98

ÇEYREK ALTIN

4.184,00%-1,32

BİTCOİN

฿%

Malatya AÇIK 24°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

PROF.DR. İLHAMİ GÜLER’İN KALEMİNDEN

Tanrı’nın kelamının mutlaklaştırılması teolojinin bir sorunudur. Tanrı’ nın konuşması; bir yerde, bir dilde, bir kültürde, bir üretim ilişkileri ağında gerçekleşmiştir. Ama burdan şu sonuca varamayız; ‘Dogmatikleşme dinlerin sorunudur’ diyemeyiz. Dogmatikleşme peygamberlerin sorunu değildir. Dogmatikleşme Tanrı’nın sorunu değildir. Dogmatikleşme insanların sorunudur, müminlerin sorunudur. Dolayısı ile insanların sorununu, müminlerin sorununu; dinin sorunu, peygamberlerin sorunu, Tanrı’nın sorunu gibi sunmanın haksızlık olduğu kanaatindeyim. Pozitivist aydınlanmacılar bunu dinin sorunu, Tanrı’nın sorunu gibi sunuyorlar. Çünkü neticede cılız da olsa en azından İslam tarihinde Tanrı’nın kelamını tarihsel perspektif ile okuyan var. Yani Tanrı’nın kelamını mutlaklaştırmadan o tarihsel koşullarda anlamaya çalışan bir düşünce izleği de devam edip gelmiştir. Başta Hz. Ömer buna örnektir. Dolayısı ile bunun en güzel kanıtı; Tanrı’ nın nesh etmesidir. Şeriatları nesh etmesidir. Bu Kuranda gayet açıktır, ifadeler de nettir: ” Biz bir hükmü nesh ettiğimiz zaman onun yerine daha iyisini getiririz.” “Biz bir ayeti başka bir ayetle değiştirebiliriz.” “Biz hükümlerin bir kısmını imha ederiz bir kısmını ispat ederiz.” Dolayısı ile şunu rahatça söyleyebilirim ki Tanrı’nın insanlığa olan katkısı diama bir tarihsel perspektif, tarihsel konjonktür içerisinde gerçekleşmiştir. Bunu mutlaklaştırmak ister Hristiyanlıkta olsun ister Yahudilikte olsun ister İslamda olsun bu müminlerin sorunudur. İnsanların zaafından doğan bir problemi sanki monoteist İbrahimi öğretinin veya Tanrı’nın bir dayatması ya da talebi olduğu şeklinde sunmanın hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırı) olduğu kanaatindeyim. Başta bunu söyleyim.

İkincisi akıl konusuna gelelim. Aklın sürekli diyalektik olması gerektiği, uzlaşımsal olması gerektiği konusunda hemfikiriz. Ama şunu görmemiz gerekiyor: Özellikle aydınlanma ile birlikte ‘insanlık ruhtan zekaya geçmiştir.’ Bunu, Jung çok net bir şekilde görmüştür. Yani Hegel’in ‘geist’ dediği şey budur. Burada bir kırılma söz konusudur. Bu ‘kırılmadan sonrasının doğru olduğu yönündeki inanç’ bir doğmadır. Yani aydınlanmanın yaratmış olduğu aklın veya geriye dönersek atinadaki filozofların mantıkla ortaya koydukları aklın yegane akıl olduğu iddiası bir dogmadır ve bir felsefi teoridir. Bunu mutlaklaştırmak doğru değildir. Jung’un şu eleştirisini dikkate almak gerekiyor: insanlar ‘duyusal’, ‘duygusal’, ‘düşünsel’ ve ‘sezgisel’ olarak 4 tiptir. Jung’un önerdiği düşünce tarzı bu dördünün birlikte kullanılmasıdır. Bu dördü birlikte olduğu zaman akıl doğru çalışır. Oysa aydınlanma sezgiyi ve duyguları özellikle Hristiyanlıkta ortaya çıktığı haliyle ve sebep olduğu sonuçlardan dolayı kategorik olarak bunları tümüyle reddederek akıl kavramını büyük ölçüde duyu verilerine ve mantığa indirgemiştir. Dolayısı ile aydınlanma düşüncesinin peygamberi öğretiden vahiy dilinden veya vahiy düşüncesinden köklü bir şekilde farklılaştığını görmemiz gerekiyor. Bunu özellikle vurgulamamız gerekiyor.

Feuerbach’ın Tanrıların Doğuşu kitabında ortaya koyduğu ‘Tanrı bir yabancılaşmadır.’ tezini ben koşullu olarak kabul ederim. Nietzsche’nin de büyük ölçüde temel tezi budur. İnsanlar kendilerine yabancılaşarak, kendi kapasitelerini, kendi özdeğerlerini, kendi yetilerini tembellikten ve korkaklıktan dolayı iptal ederek kendi dışlarında Tanrı diye bir put yaratarak buna tapabilirler. Bu anlamda insan bir tanrıya inanarak bir puta inanarak kendine yabancılaşabilir. Bu insanlık tarihinde vaki bişeydir. Ama bütünüyle insanlığın bir tanrı arayışını buna bağlamanın önyargı ve eksik bir okuma olduğu kanaatindeyim. Çünkü insanlar etik gerekçe ile de yani ahlaki gerekçe ile de Levinas’ın ortaya koyduğu gibi ahlaki bir düşünme saikiyle bir tanrı arayışına girip bir tanrıyı keşfedebilirler. Bu da insanın sorumluluğundan doğan bişeydir. Bu da insalık tarihi kadar eski bişeydir. Dolayısı ile insanların bir tanrı arayışını bütünüyle bir yabancılaşma olarak görmek hatalıdır. İnsanlığın putperestlik serüvenini insanlığın bütün hikayesi gibi görmenin doğru olduğu kanaatinde değilim.
Mutlaklaştırma, insanın bir zaafıdır. Bu sadece dindarlar için değil her insan için gerçektir. Bir sürü seküler ideolojinin örneğin marksizmin ve aydınlanmanın başına gelenin bu olduğunu rahat bir şekilde görüyoruz. Yani bir düşünceyi, ideolojiyi, bir dünya görüşünü, bir paradigmayı mutlaklaştırmak bir insan zaafıdır. Bunu sadece dinlere hamletmek doğru değildir. Fakat dinlerde şöyle bir farklılık var bunu kabul edelim: dinlerde tek bir tanrı olduğu için ve bu Tanrı da mutlak kabul edildiğinden dolayı bu Tanrı dolayımıyla düşüncenin mutlaklaştırılması teolojide ve dinde biraz daha kolaydır. Yani dini düşünce içerisindeki mutlaklaştırmanın seküler düşünce içerisindeki mutlaklaştırmadan daha fazla olduğunu kabul edelim.

Teolojik düşüncenin ciddi düzeyde anakronik olduğunu ben de kabul ediyorum. Ama ben ortaçağdaki en azından müslüman düşüncenin kendi döneminde yani tarım toplumlarında imparatorluk yapılarındaki devinimine baktığım zaman kendi döneminde anakronik olmadan iş görmüştür. Yani dış dünyada referansı olan ve toplumsal formasyonları ciddiye alarak bu ister fıkıh olsun ister kelam olsun ister felsefede olsun ciddi düzeyde kendi dışındaki düşüncelerle hesaplaşarak, onlarla diyalektiğe girerek onlarla aktif bir ilişki sürdürdükleri gerçektir. İslam tarihinin uzun bir döneminde en azından beş altı yüzyıl böyle bir etkinliğin olduğunu görmemiz gerekiyor. Ama bir tarihten itibaren özellikle 13.yyda Nizamiye medreseleri ile birlikte sünniliğin devletin resmi ideolojisi haline gelmesi ve imparatorluk aile yapılarıyla birlikte anakronikleşme aktifleşmiştir.

Dinsel düşüncenin teosantrik olduğu son derece doğrudur. Neticede dinsel düşünce tek bir tanrının var olduğu düşüncesine dayanır. Ona hamdetme ve şükretme ve varlığın onun tarafından insana inayetle ikram edildiği düşüncesine dayanır. Bu peygamberi öğretinin, İbrahimi öğretinin en temel tezidir. Dolayısı ile bu hümanist sekülerizm ile veya yunanın ontolojik düşünme tarzı ile çelişiktir. Bunu görmemiz gerekiyor. Yani yunan düşüncesi başından itibaren bir ontolojidir. İsterse bir tanrıyı vaaz etmiş olsun. Aristo gibi platon gibi bir tanrıyı kabul ettiğinde bile yunan düşüncesi tamamen ontolojidir. Oysa atinadan farklı olarak kudüsün öğretisi/İbrahimi öğreti bir etik düşüncedir. Levinas’ın dediği gibi ‘ilk düşünme, ilk felsefe; etik olmak zorundadır.’ Çünkü hem varlığın hem de insanın bir ‘haklılaştırma’ sorunu vardır. Bu sorunu çözmeden ontolojiye geçmek doğru değildir. Yani bu o zaman başıboş bir şekilde bugün gördüğümüz gibi 17.yydan itibaren geldiğimiz nokta; itibariyle postmodernizme gelerek nihilizme saplanmadır. Bu doğru değildir. Yani ben en azından bunu insanlık için doğru bir yer olarak görmüyorum.

Farklı olanı zındıklık olarak görme İslam toplumlarının bir özelliğidir. Zındıklık ve tekfir kültürü vardır ve Azimli’nin kitaplarında ortaya koyduğu olgular da doğrudur. Ama bunu kilise ile Hristiyan toplumları ile mukayese ettiğimiz zaman İslam toplumlarının onlardan çok daha toleranslı olduğunu yine insafla kabul etmemiz gerekiyor. Kaldı ki aydınlanmadan sonra da düşüncenin tekelleşmesi, düşüncenin ideolojik olarak mutlaklaştırılarak kendi içerisinde kendinden olmayanı aşağılaması modern dönemde de devam etmiştir. Yani ben bunu insanlarla ilişkilendiriyorum. Bunu tümüyle dinlere hamletmenin doğru olduğu kanaatinde değilim.

‘İlerleme’ düşüncesine gelirsek. Ben bu düşüncenin teolojik bir önyargı olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ilerlediği tarzındaki bir düşünceyi ben doğru bulmuyorum. Değişimin olduğunu kabul ederim. Tarih sürekli bir değişim olgusudur. Tanrı da değişimi kabul ederek kendi kelamını nesh ederek daima tecdid etmiştir, yenilemiştir. Tanrı insanlığın tarihi süreç içerisindeki yürüyüşünün değişimle olduğunu kabul edebilir. Ama bu değişimin etik anlamda mutlak olarak iyiye gittiği yönündeki iddia teolojik bir önyargıdır. Sadece şunu söyleyebiliriz kümülatif olarak insanlığın doğa üzerine edindiği bilgide bir teraküm (birikme) söz konusudur. Bunu kabul ederim. Ama bugünkü modern teknolojinin metafizikten bağımsız olmadığından dolayı yani seküler hümanist metafizikten bağımsız olmadığından dolayı bu teknolojinin bir ipek böceği kozası gibi insanlığın özgürlüğünü ve insanlığın insaniyetini ortadan kaldıran bir doğası olduğunu görmemiz gerekiyor. Bugün biliyorsunuz çok ciddi düzeyde ‘post insan’dan bahsediliyor. Gelecekte robotların egemenliğinden ve teknolojinin insanlığı yok edebileceği bir seviyeye doğru şuan insanlık maalesef çok hızlı bir şekilde gidiyor. Dolayısı ile ben peygamberlerde olduğu gibi hala insanı savunmak gerektiği kanaatindeyim. Teknolojiye karşı çok ciddi bir kritik yöneltmek lazım. Mevcut teknolojinin evrensel ve kaçınılmaz olduğu iddiası metafizik bir önyargıdır. Bunu Heidegger çok güzel bir şekilde ortaya koydu: “Teknolojinin özü teknik değil metafizik birşeydir.” Bu metafizik de aydınlanmadan sonra aktüelleşen bir metafiziktir. Ortaçağ teknolojisi ne Tanrı ile ne insanla ne de doğa ile çelişikti ve onları yok edecek tarzda değildi.

Ahlakın tarihsel ve bireysel olabileceği doğrudur. Tanrının insanlara mutlak hakikat öğrettiği kanaatinde olmadım hiçbir zaman. Tanrı neticede insanların ortaya koymuş oldukları, kendi vicdanlarıyla yaratmış oldukları olumlu etik değerleri insanlara tavsiye etmiştir. Olumsuz değerleri de yasaklamıştır. Helal haram hikayesi budur. Çok açık bir şekilde Kuran diyor ki; ” Allah size iyi/temiz olanları helal kılar, kötü olanları/pis/zarar olanları ise haram kılar.” Dolayısı ile dinin, İslam’ın özünde bir tabii din olduğu insanın doğası ve fıtratı ile çelişik bir yapısının olmadığını özü itibari ile görmemiz lazım. Ama tarihi süreç içerisinde teolojilerin örüntülerini, yaratmış oldukları yapıları tanrının mesajının aynısı olduğu tarzında bir önyargıya kapılırsak Tanrı’ya haksızlık edildiğini düşünürüm.

Biat kültürü araplarda var. Bu kabileciliktir. Beni Saide olayında gerçekleştirilen bu biliyorsunuz, biat olayına tekrar dönülüyor. Biat olayını bireysel olarak Hz. Muhammed bazı kişilerden almıştır bağlanma anlamında. Ama politik örgütlenmeyi gerçekleştirirken sözleşmenin esas olduğu gayet açıktır. Bana sorarsanız kutsal kitapların isminin ahit olması ahdi atik, ahdi cedid olması ve Kuranda misaktan ahitten atikten bahsedilmesi Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin tek yönlü totaliter kaderci bir yaklaşımdan ziyade Tanrının insanlara vermiş olduğu özgür irade ile gerçekleştirilebilecek bir özgür ilişki, sözleşmesel ilişki olduğunu rahatça söyleyebilirim. İlişki teklifidir, insanlar bu teklifi kabul veya red etmekte özgürdürler. Tanrının doğa ile olan ilişkisi ise totaliter bir ilişkidir tek yönlüdür. Bu da doğa yasaları ile ifade edilir. Tarih de bunun tarihidir.

İslam toplumlarının kamusal anlamda bireysel özgürlükleri tam olarak gerçekleştirmedikleri tarihsel bir vakıadır. Bunu kabul ederiz. Ama Kuranın bireysel özgürlükleri ortadan kaldırdığı iddiası doğru değildir. Kurandaki had cezalarına baktığımız zaman bunlar kamusal alanla alakalıdır. Kamusal ceza koymak zaten bütün devletlerin yaptığı birşeydir ki modern devlet bu işi çok daha sert ve katı bir şekilde yapmaktadır.

Tanrı ile insan arasındaki ilişkiye Müslümanların karışmaması Tanrının bir önerisidir. Ama bu tarihte ne kadar gerçekleştirilmiştir bu ayrı bir mevzudur.

Şimdi 1400 sene çok uzun bir süre. Bir söz var: “1400 sene boyunca kutsal kitabı kutsamak için elinizi sürseniz bile onu kirletirsiniz.” Yani kutsamak amacı ile elinizi sürmeye kalksanız yine kirlenir. Kaldı ki insanlığın bu kitapla ilişkisi böyle olmamıştır. Dolayısı ile insanlığın; Tanrı ile din ile vahiy ile olan ilişkisinden çok ciddi problemlerin doğduğu hepimizin malumudur. Bunları inkar etmenin bir alemi yok.

-Bunu Tanrı da bilmeli değil mi hocam?

Gayet tabi biliyor. Buna rağmen yani bütün bu olup biteni bilerek riske girmiştir. Ancak riske giren Tanrı olabilir. Riske giremeyen Tanrı olamaz. Riske giremeyen korkaktır. Herşeyi düzene bağlamaya çalışır. Ama tanrı insanı özgür yaratarak riske girmiştir. Dolayısı ile onu denemektedir ve elden geldiği kadarı ile de ona yardımını tarihi süreç içerisinde yapmıştır. İnsanlık bundan ne kadar nasihat almıştır ne kadar öğüt almıştır her zaman tartışmaya açıktır.

Son olarak mutlakçı düşünmenin Hz. Muhammed’te bile olmadığına işaret olarak ondan bir hadis söyleyim size demiş ki; ‘Hud süresi beni ihtiyarlattı veya saçlarımı ağarttı.’ Hud suresindeki ayet biliyorsunuz ’emrolunduğun gibi dosdoğru ol.’ Şimdi bu ibare Hz. Muhammed’i ihtiyarlatmış. Bu ne anlama geliyor; her daim düşünüyor adam ‘bu emrolunduğum doğru ne acaba’ diye. Bunu arama yönünde daima bir ara yerde durmaya çalışmış yani. Dolayısı ile benim naçizane kanaatim şöyle bunu şu şekilde algılıyorum; daima bir ara yerde durarak eşikte durma, kül yutmama, bir uykusuz olma, bir teyakkuzda olma hali olarak davranmak gerekir. Dolayısı ile yapmamız gereken ne akıl adına ne Tanrı adına ne din adına ne siyaset adına bir mutlaklaştırmaya girmeden ara bir yolda sürekli içtihat, icma ve yargı ortaya koyma ve bu yargılarda uzlaşmayı aramaktır.
Ziya Gökalp’in meşhur bir beyiti var.
“Ahlak yolu dardır, tetik bas önü yardır.”
Yani dogmatik olmak, taklide yuvarlanmak, mutlakçı olmak tarihi süreç içerisinde daima şiddeti doğurur, aşağılamayı doğurur, insan harcamasını doğurur, totalitarizmi doğurur. Bütün dinler tarihi bunu gösteriyor. Bütün bunlardan ders alarak inananlar inandığı değerler uğruna inanmayanlar da neye inanıyorsa onların uğruna ortak bir uzlaşı zemininde iyiliklerde yarışabiliriz.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

Sıradaki haber:

DEPREM VE DENENME!

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.