KAMU KURUMLARI DİYANET FON! ÇÜRÜMENİN NE BAŞI NE DİBİ BELLİ!
Türkiye’de artık bir devletten bahsetmek neredeyse imkânsız. Türkiye’de artık ahlaktan bahsetmek neredeyse imkânsız. Türkiye’de artık hukuktan bahsetmek nerdeyse imkânsız. Diyanetin ’in, Hacc, umre ve hatta Filistin için toplanan hayır ve yardım paralarının bile Fon adı altında iç ve hiç edildiği bir yerde çürümenin boyutlarını tespit edebilmekte imkansız.
BİR MİLYONUN, BİR MİLYARIN HESABI SORULUR; PEKİ YA ALLAH RIZASI İÇİN VERİLEN EMANETİN?
Bazı skandallar vardır; yalnızca parayı değil, insanın devlete, kurumlara, hukuk ve adalete olan inancını da tüketir. Bazı iddialar vardır; yalnızca bir bilançoyu değil, toplumun vicdanını da taa temelden sarsar. Bazı olaylar vardır ki insanı şu soruyla baş başa bırakır: Bu ülkede artık hiçbir kutsal değer, hiçbir emanet ve hiçbir insanın alın teri dokunulmaz değil mi? Her şey ve herkes bu kadar mı başıboş!
Türkiye’yi sarsan fon soruşturması, bugün yalnızca yatırımcıların kayıpları üzerinden tartışılabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Türkiye Sigorta’nın milyarlarca liralık yatırımları, İşsizlik Sigortası Fonu’nun finansal piyasalardaki işlemleri, Takasbank üzerinden gerçekleşen borçlanmalar ve Türkiye Diyanet Vakfının yatırımlarına ilişkin iddialar, kamuoyunun önüne son derece ağır sorular koymaktadır.
Bu soruların cevabı verilmeden, şeffaflık sağlanmadan ve kamu kaynaklarının akıbeti bütün açıklığıyla ortaya konulmadan toplumun yüreğine su serpilemez ve toplumun iktidar, devlet, kamu kurumları ama özellikle de yargı ve yargısal kurumlar ile bağın yeniden tesisi imkan dışına çıkacaktır.
Çünkü burada tüketilen, çalınan, harcanan ve yıkılan para ve yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
İşsizlik Fonu söz konusu olduğunda işini kaybetmiş insanın geleceği, kamu kaynakları söz konusu olduğunda milletin hakkı, hayır bağışları söz konusu olduğunda ise insanların inançlarıyla, merhametleriyle ve Allah rızasını kazanma umuduyla yaptığı fedakârlıkların harcanması, tüketilmesi iç edilmesi ve yok edilmesi vardır.
İşte asıl mesele budur: Bir ülkede para kaybedilebilir; fakat emanete duyulan güven kaybedilirse, o kaybın bedeli hiçbir bilanço tablosuna sığmaz!
ALLAH RIZASI İÇİN VERİLEN PARA, KİMSENİN KEYFÎ TASARRUF ALANI DEĞİLDİR!
Bir vatandaş düşünün…
Belki emekli maaşından artırdığı birkaç yüz lirayı bir yardım kampanyasına bağışlıyor. Belki çocuğunun rızkından kısıyor, mutfak masrafından fedakârlık ediyor. Belki umreye gitmek için yıllarca biriktirdiği paranın bir bölümünü hayra ayırıyor. Belki Gazze’de bombaların altında yaşam mücadelesi veren çocukların bir lokma ekmeğe, bir yudum suya ulaşabilmesi için elindeki imkânı paylaşıyor.
O insanın niyeti bellidir: Allah rızası için yardım etmek, bir mazluma ulaşmak, bir yetimin yüzünü güldürmek, insanlığın kanayan yarasına merhem olmak…
Peki, o paranın hangi işlemlerde değerlendirildiğini bilmek istemesi çok mu?
Bağışının yerine ulaşıp ulaşmadığını sorması çok mu?
Emanet ettiği paranın akıbetini öğrenmek istemesi suç mu?
Elbette değil!
Aksine, bunlar en doğal ve en meşru sorulardır. Çünkü hayır amacıyla toplanan bir para, onu teslim alan kişi veya kurumun sınırsız tasarrufuna bırakılmış bir servet değildir. O para, belirli bir amaç için teslim edilmiş emanettir. Emanetin gereği ise onu korumak, amacına uygun kullanmak ve hesabını verebilmektir.
Kur’an-ı Kerim, Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder.
Bu ayet, yalnızca camilerin duvarlarına asılacak güzel bir söz değildir. Bir toplumun yönetiminde, kurumlarında, ticaretinde ve insan ilişkilerinde yaşaması gereken ahlaki bir ölçüdür, manifestodur ve tüm kanun ve uygulamaların en merkezi ve temelidir.
Öyleyse sormayalım mı?
Emanet, yalnızca vatandaşın devlete karşı yükümlülüğü müdür? Hesap verme sorumluluğu yalnızca sıradan insanlara mı aittir? Makam sahipleri, yöneticiler ve kamu kaynaklarını yönetenler bu ilahi uyarının dışında mıdır?
Hele hele de kendisini dindar bir parti ve tabanını da muhafazakâr bir kitle olarak tanıtan ve bu iddia üzerinden siyaset yapan AKP bu İlahi uyarı, ikaz ve yaptırımların dışında mıdır?
Hayır!
Kim olursa olsun, hangi makamda oturursa otursun, hangi kurumun kapısından içeri girerse girsin; emanetin hesabını vermek zorundadır.
Burada kimseyi peşinen suçlu ilan etmiyoruz. Soruşturmanın sonucunu beklemek, hukukun gereğidir. Ancak soruşturma sürüyor diye soruları ve soranları susturmak da doğru değildir. Suçlamaları reddetmek, kamuoyunun merak ettiği bütün soruları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
İhtiyaç duyulan şey açıktır: Şeffaflık, bağımsız inceleme ve hesap verebilirlik.
Çünkü emanetin hesabını sormak dine saldırı değildir; bilakis dinin, İslam ve Müslüman olmanın ve dolayısıyla emaneti koruma sorumluluğunun gereğidir.
GAZZE İÇİN TOPLANAN BAĞIŞLARIN AKIBETİ MUTLAKA AMA MUTLAKA AÇIKLANMALIDIR!
Bugün insanın yüreğini en fazla burkan meselelerden biri, Türkiye Diyanet Vakfının yatırımlarına ilişkin iddialardır.
Tüm haber kanallarında, özellikle Gazze için toplanan bağışların sorunlu fonlara yatırıldığı ve zarar edildiği yönünde iddiaların bulunduğu aktarılıyor. Türkiye Diyanet Vakfı ise bu suçlamaları reddediyor; tek fon yatırımının faizsiz finans ilkelerine uygun TLK fonu olduğunu ve bu yatırımdan zarar etmediğini belirtiyor. Yönetim kadrosundaki görev değişikliklerinin de soruşturmayla bağlantılı olmadığını ifade ediyor. Kamuoyunun bu açıklamalardan yana tatmin olduğunu söylemek kafayı kuma gömmekten farksızdır.
Burada yapılması gereken, doğrulanmamış iddiaları kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak değildir. Yapılması gereken, Gazze için toplanan bağışların akıbetini belgelerle ortaya koymaktır.
Hangi tarihte ne kadar bağış toplandı?
Bu bağışların ne kadarı doğrudan yardım faaliyetlerine aktarıldı?
Bağışların bir bölümü finansal araçlarda değerlendirildiyse hangi karar doğrultusunda, hangi şartlarla ve hangi risk değerlendirmesiyle bu işlem yapıldı?
Yardımların kullanımına ilişkin denetim raporları kamuoyuna sunulacak mı?
Bu soruların her biri açık, anlaşılır ve belgeli cevapları hak ediyor. Diyanet gibi bir kurumun hem halka ve hem de Allah’a hesap vermesi gerektiği gerçeğinden hareketle ciddi bir mecburiyet ve sorumluluk altındadır.
Çünkü Gazze, bir yatırım tablosundaki sıradan bir kalem değildir. Gazze, çocukların açlıkla, annelerin evlat acısıyla, ailelerin yıkılmış evlerin arasında hayatta kalma mücadelesiyle anıldığı bir insanlık dramıdır. Bu nasıl bir savrulma ve bu nasıl bir çürümedir??
Oraya yardım gönderen vatandaşın parası, yalnızca ekonomik bir değer taşımaz; onun vicdanını, merhametini ve inancını da temsil eder.
Böyle bir emanetin nasıl değerlendirildiği sorulduğunda kimse bu soruları gereksiz bir tartışma olarak göremez.
Bir mazlumun yarasına merhem olsun diye verilen para, akıbeti sorulduğunda sessizlikle karşılanmamalıdır.
Kur’an-ı Kerim’in Enfâl Suresi 27. ayetinde, iman edenlere Allah’a, Peygamber’e ve kendilerine emanet edilenlere ihanet etmemeleri yönünde uyarı yapılır.
Eğer her şey usulüne uygunsa belgeler ortaya konulsun, sorular cevaplandırılsın ve şüpheler giderilsin. Yok eğer ihmal veya usulsüzlük varsa kimsenin makamına, unvanına ya da siyasi yakınlığına bakılmaksızın ortaya çıkarılsın.
İmanın ve kurumun sorumluluğu ve gereği yalnızca suçlamaları reddetmek değil; insanların haklı sorularına güvenilir cevaplar verebilmek vermektir.
İŞSİZİN HAKKI, FİNANSAL TABLOLARDA BİR RAKAMDAN İBARET DEĞİLDİR OLMAMALIDIR!
Fon soruşturmasının bir diğer boyutu da İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden yürütülen işlemlerdir.
Haberde aktarılan bağımsız denetim raporlarına göre, İşsizlik Sigortası Fonu’nun Takasbank Para Piyasası üzerinden finansal kuruluşlara verdiği borçların 30 Haziran 2026 itibarıyla geri ödenmemiş anapara bakiyesi 2,3 milyar liraya ulaşmıştır. Aynı haberde, işlemlerin geçmiş dönemlerde daha yüksek bakiyelere çıktığı ve TERA Menkul Değerler üzerinden yürütülen işlemlerin de tartışma konusu olduğu belirtilmektedir.
Burada çok önemli bir ayrımı korumak gerekir: Bir finansal piyasada borç verme işlemi yapılmış olması, tek başına kamu zararının oluştuğunu veya belirli bir kuruma doğrudan kaynak aktarıldığını kanıtlamaz. Bunun tespiti için işlemlerin ayrıntıları, sözleşmeler, teminatlar, vade koşulları ve geri ödeme durumu incelenmelidir.
Ancak tam da bu nedenle kamuoyunun açık bilgilendirmeye ihtiyacı vardır.
İşsizlik Sigortası Fonu, adı üzerinde, işini kaybeden insanlara destek olmak amacıyla oluşturulmuş bir fondur.
İşini kaybeden bir işçinin eline geçecek ödeme, onun için çoğu zaman bir istatistikten ibaret değildir. Kirasıdır, mutfak masrafıdır, çocuğunun okul ihtiyacıdır, iş bulana kadar ailesini ayakta tutabilmesidir.
O hâlde şu soruların cevabı verilmelidir:
İşsizlik Fonu hangi finansal işlemlere, hangi koşullarla kaynak aktardı?
Bu işlemlerde kullanılan teminatlar nelerdi?
Teminatların güncel ve gerçekçi değerleri bağımsız biçimde değerlendirildi mi?
Geri ödenmemiş tutarların tahsilat takvimi nedir?
İşlemlerde görev alan kurum ve aracı kuruluşların sorumlulukları nelerdir?
Bunlar bir siyasi tartışmanın malzemesi değil, kamu kaynaklarını korumanın temel gereklilikleridir.
İşçinin alın teriyle oluşan kaynakların her kuruşu, en az o işçinin geleceği kadar değerlidir.
35 MİLYAR LİRALIK (Kİ GERÇEKTE ÇOK AMA ÇOK DAHA FAZLA) FONUN HESABI SORULUYORSA CEVAP DA VERİLMELİ!
Türkiye Sigorta’nın 35 milyar liralık yatırım fonuna ilişkin soru işaretleri de giderilmelidir.
Haberlerde, bu tutarın ne kadarının TERA Portföy’de değerlendirildiğinin ve ne kadarının tasfiye sürecinde kaldığının bilinmediği aktarılıyor. Ayrıca şirketin finansal tablolarında Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş. ile ilişkili finansal varlıkların 30 Haziran itibarıyla 16 milyar 729 milyon lirayı aştığı belirtiliyor. Bu rakamlar Türkiye gibi halkı son derece fakir bir ülkede kıyametin kopuşu gibidir.
Önemli olan, paranın nerede değerlendirildiğinin, hangi risklerin alındığının ve mevcut durumun ne olduğunun açıkça ortaya konulmasıdır..
Bir kurumun itibarı, soruların hiç sorulmamasıyla korunmaz. İtibar, sorular sorulduğunda gerçeği saklamadan cevap verebilme cesaretiyle korunur.
PARAYI İADE ETMEK BAŞKA, ADALETİN TAM OLARAK SAĞLANMASI BAŞKADIR!
Haberlerde, fon soruşturması kapsamında Enver Geçgel ve Feridun Geçgel’in TMSF’nin gönüllü iade hesabına 5 milyar lira ödemesinin ardından mal varlıkları üzerindeki tedbir kararının kaldırıldığı aktarılıyor. Ayrıca Melis Sütşurup ve Cihan Sütşurup’un avukatlarının, TERA fonlarından elde ettikleri belirtilen kazançları iade etmek istediklerini savcılığa bildirdikleri ifade ediliyor.
Bu gelişmeler, soruşturmanın mali boyutunda önemli bir yer tutuyor. Ancak burada da hukuki kavramları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Ayrıca iade işlemlerinin, verilmiş ifadelerin de gerçekçi şekilde belgelenmesi ve hatta girişler, çıkışlar, ifade metinleri ve elbette para iadeleri yayınlanmalıdır.
Ayrıca bir tutarın iade edilmesi, tek başına bütün hukuki sorumlulukların sona erdiği anlamına gelmez. Mal varlığı üzerindeki tedbirin kaldırılması da kendi başına kişinin suçlu veya suçsuz olduğuna ilişkin kesin hüküm değildir ve bu ciddi bir hukuki teftiş sonrası verilebilecek karardır. Bunlar, ilgili mevzuat ve soruşturmanın koşulları içinde değerlendirilmesi gereken hukuki gelişmelerdir.
Bununla birlikte kamuoyunun sormaya hakkı olan bir soru daha var:
Geri kazanılan paralar, mağdurların zararlarının giderilmesine nasıl katkı sağlayacak?
Yüz binlerce yatırımcının parasını kaybettiği belirtilen bir olayda, geri kazanım sürecinin şeffaf, denetlenebilir ve adil biçimde yürütülmesi hayati önem taşır.
Birilerinin parasını geri vermeye başlaması elbette olumlu bir gelişme olabilir. Fakat asıl mesele mağdur kavramı ve mağdur tespitidir!
Bu tespit ahlaki ve hukuk ölçüleri üzerinden alınmalıdır ve yapılmalıdır. Kazanan kişiler kazandıklarını halk ile paylaşmayacaklarına göre her kaybın faturası zaten fakir olan bu milletin sırtına vurulmamalıdır.
Çünkü adalet, yalnızca paranın bir hesaba yatırılmasıyla tamamlanmaz. Adalet; hak sahibinin hakkına ulaşmasıyla birlikte daha da temel de hak sahibi ve mağdur tespitindedir. Sorumlulukların hukuk çerçevesinde belirlenmesi ve aynı tür mağduriyetlerin tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınmasıdır.
Elbette bir başka sarsılmaz ilke daha devreye girmekte!
Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresi 8. ayeti, bir topluluğa duyulan öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini hatırlatır. Bu ilke, yalnızca kişiler arası ilişkilerde değil, kamuoyunun ağır suçlamalar karşısında sergilemesi gereken tutumda da önemlidir.
Kimse, yalnızca adı bir haberde geçtiği için mahkûm edilemez. Ama kimse de makamı, serveti veya bağlantıları sayesinde hukukun denetiminden muaf tutulamaz.
Ne peşin hüküm adalettir ne de güçlülerin hesap vermediği bir düzen!
DEVLETİN PARASI KİMİN, HAYIR PARASI KİMİN?
İşte bütün bu tartışmaların merkezinde aynı soru duruyor: Kamu kaynakları kimin adına ve hangi sorumlulukla yönetiliyor?
Devletin kaynakları milletindir. İşsizlik Fonu’nun kaynakları, kanunla belirlenmiş amacı doğrultusunda korunması ve yönetilmesi gereken bir emanettir. Yardım amacıyla toplanan bağışlar ise bağışçının belirttiği hedefe uygun kullanılmalıdır.
Bunların hepsini aynı hukuki kategoriye koyamayız. Her birinin mevzuatı, yönetim yapısı ve denetim mekanizması farklıdır. Fakat hepsini birleştiren ortak bir ahlaki ilke vardır: Emanete saygı ve hesap verme sorumluluğu.
Kamu kaynakları söz konusu olduğunda şeffaflık talep etmek devlete düşmanlık değildir. Bir vakfın faaliyetlerini sorgulamak dine düşmanlık değildir. Yatırım işlemlerinin belgelerini istemek, peşinen suçlama yapmak anlamına gelmez.
Aksine, bunlar güveni korumanın yollarıdır.
Siyasi bir parti, yöneticileri, Diyanet veya herhangi bir dini kurum eleştiriden muaf değildir. Çünkü kurumları denetlemek Allah'a, dine veya ibadete saldırmak değil bizatihi dinin ve hukukun gereğidir.
Aynı şekilde bir kuruma yönelik iddiaları araştırmak, o kurumun temsil ettiğini söylediği inanç değerlerini hedef almak anlamına gelmez. Tam tersine, dinin adalet ve emanet ilkelerini ciddiye alan bir toplum, bu değerleri temsil ettiğini söyleyen parti ve kurumların da şeffaf olmasını ister.
Çünkü kutsallık iddiası, hesap verebilirliğin alternatifi olamaz.
Bir kurumun adında “Diyanet” bulunması, mali işlemlerinin sorulamayacağı anlamına gelmez. Aksine en çok şeffaf olması, açık ve denetlenebilir olması gereken kurumların en başında gelmektedir.
İnancı korumanın yolu, soruları ve sornları susturmak değil; inancın temelindeki adalet ve dürüstlük ilkelerine bağlı kalmaktır.
KUR’AN’IN UYARISI AÇIK: ADALET, MAKAMA GÖRE DEĞİŞMEZ!
Kur’an-ı Kerim, Mutaffifîn Suresi’nin ilk ayetlerinde ölçü ve tartıda hile yapanları sert biçimde uyarır. Ayetlerin temel mesajı, başkalarının hakkı söz konusu olduğunda eksiltmeye yönelen; kendi hakkını ise eksiksiz isteyen anlayışın kabul edilemez olduğudur.
Bu uyarının bugün bize hatırlattığı ahlaki gerçek açıktır: Başkasının hakkını korumak, yalnızca kişinin kendi çıkarı tehlikeye girdiğinde hatırlanacak bir ilke değildir. Vatandaşın vergisi toplanırken titizlik bekleniyorsa, kamu kaynağı harcanırken de aynı titizlik gösterilmelidir.
Vatandaşın borcu zamanında ödenmediğinde yaptırım uygulanıyorsa, kamu kaynağını yönetme sorumluluğu taşıyanların işlemleri de aynı ciddiyetle incelenmeli ve gereği ne ise mutlaka yapılmalıdır.
Bağışçıdan güven isteniyorsa, bağışın akıbeti sorulduğunda da güveni haklı çıkaracak bir açıklama yapılmalıdır.
Burada mesele, belirli bir kişiye veya kuruma düşmanlık beslemek değildir. Mesele, adaletin herkes için aynı ölçüyle uygulanmasıdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’in Nisâ Suresi 135. ayeti, insanları kendi aleyhlerine, anne babalarının veya yakınlarının aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutmaya çağırır.
Bu, ağır bir sorumluluktur.
Çünkü gerçek adalet, yalnızca rakibimizden hesap sorarken gösterdiğimiz cesaret değildir. Kendi tarafımızdan, kendi çevremizden, kendi partimizden veya saygı duyduğumuz bir kurumdan hesap sorulması gerektiğinde de aynı bu ahlaki ölçüyü koruyabilmektir.
İşte bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan ahlak budur.
Kimseyi delilsiz suçlamayan ama hiçbir iddiayı da görmezden gelmeyen; kimsenin inancını aşağılamayan ama hiçbir makamı da sorgulanamaz kabul etmeyen bir adalet anlayışı…
455 BİN YATIRIMCI BEKLERKEN ŞEFFAFLIK LÜKS DEĞİL, ZORUNLULUKTUR!
Basında, fon skandalından etkilendiği belirtilen yatırımcı sayısı 455 bin olarak aktarılıyor. Böylesine geniş bir kitlesinin bulunduğu bir süreçte, yalnızca soruşturmanın hukuki yönü değil, mağdur tespiti ve gerçek mağdurların nasıl korunacağı da önemlidir.
Hoş, böylesi akçeli işlerin ve aynı oranda lüks ve risk içeren ilişkilerin ‘’mağdur‘’ gibi bir kavramla tanımlanması da ne kadar ahlaki bu da ayrı bir soru olarak durmaktadır.
TBMM’de kabul edildiği belirtilen düzenlemeyle, belirli şartlar altında fon tasfiyesi kapsamında geri kazanılan kaynakların ayrı hesaplarda tutulması ve yatırımcılara 1 milyon liraya kadar ara ödeme yapılabilmesinin önünün açıldığı aktarılıyor.
Ancak burada da bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor: Ara ödeme imkânı, kendiliğinden ve koşulsuz bir devlet garantisi anlamına gelmez. Ödemenin yapılabilmesi, ilgili hukuki düzenlemelere, tasfiye sürecine ve yeterli kaynağın elde edilmesine bağlıdır.
Dolayısıyla mağdur tespiti ahlaki ve hukuki bağlamda yapıldıktan sonra herkese gerçekçi bilgi verilmelidir.
Kim, hangi koşullarda ödeme alabilecek?
Başvurular hangi sırayla değerlendirilecek?
Geri kazanılan kaynakların dağıtımında hangi ölçütler uygulanacak?
Ödemeler ne zaman başlayacak ve süreç nasıl denetlenecek?
Bu soruların yanıtları, mağdurların geleceğini planlayabilmesi açısından hayati önem taşıyor.
Birikimini kaybeden insanın karşısına yalnızca hukuki terimler ve belirsiz açıklamalarla çıkılamaz. İnsanlara neyin bilindiği, neyin henüz bilinmediği ve bundan sonra hangi adımların atılacağı dürüstçe anlatılmalıdır. Çünkü belirsizlik uzadıkça güven azalır; güven azaldıkça yalnızca finansal sistem değil, toplumsal dayanışma da zarar görür.
Mağdurun beklediği şey ayrıcalık değil, hakkının korunmasıdır.
SON SÖZ: NE EMANETİN HESABI SORULMAZ KALMALI NE DE ADALETİN TERAZİSİ ŞAŞMALI!
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birilerinin öfkesini diğerlerinin üzerine boca etmek değildir. İhtiyacımız olan, gerçeklerin eksiksiz ortaya çıkarılmasıdır.
Türkiye Sigorta’nın yatırımları açıklığa kavuşturulmalıdır.
Çünkü konu yalnızca para değildir. Konu, işsiz kalan işçinin geleceğidir.
Konu, Gazze’deki bir çocuğa yardım etmek için elindeki imkânı paylaşan insanın temiz niyetidir. Konu, dini değerlerine güvenerek bağış yapan vatandaşın emanetidir.
Ve bütün bunların üzerinde, adalet duygusudur.
Allah'ın adını anmak, insanı kendiliğinden dindar, ahlaklı ve adil yapmaz. Dini kurumlarda görev almak, kişiyi otomatik olarak hatasız kılmaz. Hayır amacıyla toplanan paraları yönetmek, yöneticiyi eleştiriden muaf tutmaz.
İnanç, hesap vermekten kaçmanın kalkanı değil; insanı daha fazla sorumluluğa çağıran bir ahlak ölçüsüdür.
Kur’an’ın adalet çağrısı da emanet uyarısı da bugün bütün kurumlar için geçerlidir. Bu ilkeler, yalnızca başkalarına hatırlatılacak sözler değil, herkesin kendi davranışlarında uygulaması gereken ölçülerdir.
Ve unutulmamalıdır:
Bir milletin parasını kaybetmesi ağırdır. Ama o milletin emanet duygusunu, adalet inancını ve vicdani güvenini kaybetmesi çok daha ağırdır.
Emanet, sahibinin hakkıdır.
Adalet, herkesin hakkıdır.
Hesap verebilirlik ise makam sahiplerinin lütfu değil, sorumluluğudur.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey tam da budur: İnancın istismar edilmediği, kamu kaynaklarının sahipsiz bırakılmadığı, mağdurun kaderine terk edilmediği ve hukukun herkes için eşit işlediği bir düzen.
Çünkü ne Allah rızası için verilen emanetin hesabı sorulmaz kalmalı ne de adaletin terazisi makamların ağırlığına göre değişmelidir!