GÖĞE YÜKSELEN BETON, YERE ÇÖKEN HAYATLAR
Bir şehrin gelişmişliğini artık insanına sunduğu yaşam kalitesiyle değil, silüetine eklenen ve hatta silüetin bağrına saplanan beton hançerler ile ölçer olduk.
Binalar yükseldikçe şehir büyüyor, katlar çoğaldıkça refah artıyor, gökyüzünü delen yapılar çoğaldıkça medeniyet seviyemiz yükseliyor sanıyoruz. Ve muhteşem bir rant üzerinden şehrin yağmalanıyor oluşunda ki derin kaybı, bir türlü fark edemiyoruz.
Oysa insanın hayatına, yaşam kalitesine ve bunun çıktılarına biraz yakından baktığımızda manzara hiç de öyle değil.
Dip dibe yükselen binalar arasında güneşi kaybeden evler var. Nefes bile alamayan bir içiçelik, dipdibelik ve sonucunda her şeyin ayaklar altına alındığı bir pespayelik..
Penceresini açtığında gökyüzü yerine hemen dibinde ki başka bir binanın duvarıyla karşılaşan insanlar var. Birazcık rahat olayım, rahat giyineyim, pencerem ve perdelerimde birazcık rahatlık oluversin demenin ortadan kalktığı ve bilerek kaldırıldığı çirkin betonlar.
Balkonuna çıktığında karşı komşusunun yaşam alanıyla göz göze gelen aileler var.
Havanın dolaşamadığı sokaklar, rüzgârın ulaşamadığı avlular, çocukların oynayacağı alanların otoparka dönüştüğü mahalleler var.
Ve bütün bunların üzerine kocaman bir kelime yazıyoruz:
Gelişmişlik.
Ne büyük yanılgı!
Şehirleşme, insanların aynı alana daha fazla bina sığdırılması değildir.
Mimarlık, arsayı son santimetresine kadar kullanabilme sanatı değildir.
İmar, yalnızca daha fazla kat çıkarabilmenin hukuki zemini hiç değildir.
Şehir dediğimiz şey, insanların birbirlerinin hayatına müdahale etmeden, birbirlerinin yaşam hakkını daraltmadan, güneşini, havasını ve mahremiyetini birbirinden çalmadan yaşayabildiği ortak bir hayat alanıdır.
Bir binanın yüksekliği tek başına mesele değildir.
Mesele, o yüksekliğin kimin hayatından ne eksilttiğidir.
Bir bina yükselirken karşısındaki evin güneşini kesiyorsa, orada yalnızca bir yapı yükselmiyordur.
Bir insanın yaşam kalitesinden eksiliyordur.
Bir bina başka bir binanın penceresine birkaç metre mesafede yükseliyor ve insanların evlerinin içi birbirlerinin seyir alanına dönüşüyorsa, ortadan kaldırılan yalnızca manzara değildir.
Mahremiyettir.
Bir yapılaşma rüzgâr koridorlarını kapatıyor, hava hareketini engelliyor ve sokakları beton duvarların arasında sıkıştırıyorsa, kaybedilen yalnızca ferahlık değildir.
Yaşanabilirliktir.
İşte şehircilik tam da burada başlar.
Bir arsanın kaç metrekare olduğu sorusundan önce, orada kaç insanın nasıl yaşayacağı sorulmalıdır.
Kaç kat yapılabileceğinden önce, o katların çevresindeki insanların hayatını nasıl etkileyeceği düşünülmelidir.
Çünkü bir parselin sınırı vardır ama şehir hayatının sınırı yoktur.
Bir müteahhidin mülkiyet hakkı olabilir; fakat bu hak, komşusunun güneş hakkını sınırsız biçimde ortadan kaldırma hakkına dönüşemez.
Bir yapının imar hakkı olabilir; fakat o hak, başka insanların gökyüzünü, havasını ve mahremiyetini yok saymanın bahanesi olamaz.
Şehir, mülkiyet haklarının birbirine çarptığı bir beton yığını değil; hakların birbirini gözettiği bir yaşam düzenidir.
Ne var ki biz çoğu zaman şehri insanın etrafında değil, binanın etrafında kuruyoruz.
Önce bina geliyor.
Sonra bina için yol.
Sonra otopark.
Sonra ticaret.
Sonra yeni bina.
Daha sonra bir başka bina...
En sonunda insan, bütün bu yapıların arasında kendisine kalan boşlukta yaşamaya çalışıyor.
Oysa olması gereken bunun tam tersidir.
Önce insan.
Sonra yaşam.
Sonra doğa.
Sonra kamusal alan.
Sonra yapı.
Yani şehir, insana rağmen değil, insan için kurulmalıdır.
Bir evin penceresinden gün ışığı girmesi lüks değildir.
Temiz hava almak ayrıcalık değildir.
Evinde perdeyi açtığında karşı binadaki insanların özel hayatıyla karşılaşmamak konfor değildir.
Çocuğunuzun oynayabileceği bir alanın bulunması estetik bir tercih değildir.
Bunların tamamı, insanın nitelikli bir yaşam sürmesinin temel unsurlarıdır.
Fakat biz bunları giderek “lüks ve ayrıntı” gibi görmeye başladık.
Arsanın değeri önemli.
Metrekare önemli.
Kat sayısı önemli.
Manzara önemli.
Satış fiyatı önemli.
Ama insanın hayat kalitesi?
O, çoğu zaman imar cetvelinin dipnotlarında bile yer bulamıyor.
Sonra ortaya birbirine yaslanmış, birbirinin ışığını kesen, birbirinin penceresine bakan, gökyüzünü parçalara ayıran yapılar çıkıyor.
Ve biz bu manzaraya bakıp modern bir şehir kurduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa yüksek binalar modernliğin değil, yalnızca yüksek yapılaşmanın göstergesidir.
Bir şehrin gökdelenlerinin olması onu gelişmiş yapmaz.
Gelişmişlik, o gökdelenlerin gölgesinde yaşayan insanın nasıl yaşadığıyla ilgilidir.
Çünkü medeniyet, daha yükseğe çıkabilmekten önce yanındakinin hakkına ne kadar saygı gösterebildiğimizle ölçülür.
Bir başkasının güneşini keserek yükselmek başarı değildir.
Bir başkasının mahremiyetini ortadan kaldırarak daha fazla kat kazanmak şehircilik değildir.
Bir başkasının nefes aldığı alanı daraltarak elde edilen yoğunluk, tek başına kalkınma göstergesi değildir.
Bazen en büyük şehircilik başarısı, yapılabilecek binayı yapmamayı bilmektir.
Bir parselin tamamını doldurmamak...
Biraz boşluk bırakmak...
Güneşin geçeceği bir aralık bırakmak...
Rüzgârın dolaşacağı bir koridor bırakmak...
Ağaç için, çocuk için, insan için yer bırakmak...
Komşunun penceresine bakmamak...
Komşunun gökyüzünü kapatmamak...
Bunlar geri kalmışlığın değil, şehir kültürünün göstergeleridir.
Çünkü şehir yapmak kolaydır.
Beton dökersiniz, yükselirsiniz, çoğalırsınız.
Zor olan, bütün bunları yaparken insanı kaybetmemektir.
Asıl mesele de budur.
Biz göğe doğru yükselirken acaba insanı aşağıda bırakıyor muyuz?
Binalar çoğalırken hayat azalıyor mu?
Katlar yükselirken gökyüzü küçülüyor mu?
Metrekareler büyürken insanların yaşam alanları daralıyor mu?
Ve en önemlisi:
Betonu büyütürken medeniyeti de büyüttüğümüzü gerçekten sanıyor muyuz?
Çünkü bir şehirde gökyüzünü görmek zorlaşıyor, güneş eve giremiyor, hava dolaşamıyor, insanlar birbirlerinin mahremiyetinden kaçamıyorsa orada yalnızca mimari bir sorun yoktur.
Orada şehircilik anlayışımızı yeniden düşünmemizi gerektiren çok daha büyük bir mesele çok büyük bir sorun vardır.
Belki de artık gelişmişliği binaların yüksekliğiyle değil, insanın o binaların arasında ne kadar özgür, sağlıklı ve huzurlu yaşayabildiğiyle ölçmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü medeniyet göğe yükselen binaların yüksekliğiyle değil, yeryüzünde yaşayan insanın hayatına gösterilen saygıyla yükselir.
Ve unutmayalım:
Bir şehri büyütmek başka şeydir, bir insanın hayatını büyütmek başka.
Bazen göğe yükselen şey beton değildir yalnızca.
İnsanın hayatından çalınan güneş, hava, manzara, mahremiyet ve özgürlük de o betonla birlikte yükselir.
Geriye ise yüksek binaların arasında giderek küçülen bir hayat kalır.
MALATYA KATLEDİLİYOR!