KAPİTALİN DİYANET VE DİNDARLAR ÜZERİNDEKİ EGEMENLİĞİ

Allah'ın evinde paranın, kapitalin muazzam hükmü!

Eskiden insan, camiye girdiğinde dünyadan biraz uzaklaşacağını düşünür ve böyle inanırdı.

Pazarın gürültüsünden, alışverişin telaşından, hesabın kitabın bitmeyen yükünden, paranın insan üzerindeki tahakkümünden birkaç dakikalığına olsun kurtulacağı yerin cami  olduğu inancıyla..!

Cami, dünyalık hayatın, geçici metanın ve bütün maddi hesaplarının dışında bir sığınak yeriydi ve öyle olmalıydı.

Çünkü orada insan, malıyla değil içtenliği, samimiyeti, eti ve kemiğiyle, kulluk için vardı.

İnsanlık ve İslamlığı makamı, mevki, yıldızlı ve yaldızlı fors ve apoletleriyle, cebindeki paranın miktarıyla değil, alnını koyduğu secdeyle ölçülmeliydi. Cami burasıydı ve böyle olmalıydı!

Bütün bu realite ışığında şimdi başka bir soruyu sormamız gerekiyor:

Para, caminin kapısından içeri nasıl, ne zaman ve ne kadar girdi?

Ve daha önemlisi:

Para, dinî hayatımızın içine ne kadar yerleşti?

Mesele yalnızca camilerin altındaki dükkânlar değildir.

Mesele, yalnızca kiraya verilen iş yerleri değildir.

Mesele, yalnızca cuma günü insanların önüne uzatılan yardım zarfları da değildir.

Mesele çok daha derindedir.

Mesele, kapitalist zihniyetin, plan ve projenin insanın kutsalla kurduğu ilişkinin içine kadar sızmasıdır.

Diyanet'in kendi mevzuatında cami ve mescitlerin müştemilatındaki bazı alanların kiraya verilmesi düzenlenmiş durumda. Diyanet'in cami planlama kılavuzu da camilerdeki ticari mekânların işletilmesi ve kiraya verilmesinin ilgili mevzuata göre yürütüleceğini açıkça belirtiyor.

Demek ki burada tartıştığımız şey hayal ürünü bir mesele değil.

Fakat benim asıl derdim kira sözleşmesi değil.

Asıl derdim zihniyet.

Caminin altındaki dükkân elbette ekonomik bir ihtiyaç sebebiyle kiraya verilebilir.

Bunun hukuki bir açıklaması olabilir.

Geliri caminin ihtiyaçlarında kullanılabilir.

Bütün bunlar ayrı meselelerdir.

Fakat insanın zihninde şu soru beliriyorsa mesele artık ekonomik olmaktan çıkar:

Allah'ın evinin etrafında kurduğumuz hayatın merkezinde Allah mı var, para mı?

İşte tartışılması gereken yer tam burasıdır.

Çünkü kapitalizm yalnızca para kazanma sistemi değildir.

Kapitalizm aynı zamanda hayatı fiyatlandırma biçimidir.

Her şeyi bir değere çevirmek...

Her şeyi kiralanabilir hale getirmek...

Her boşluğu ekonomik fırsat olarak görmek...

Her mekânı gelir kapısına dönüştürmek...

Her ihtiyacı pazara açmak...

Ve mesele, en sonunda insanın kutsal saydığı alanların bile kapitalizm dininin dışında kalamaması...

Asıl tehlike budur.

Bugün caminin altında dükkân vardır.

Yarın başka bir yer kiralanır.

Bir başka yerde otopark işletilir.

Başka bir yerde başka bir gelir modeli devreye girer.

Bunların her birinin kendi hukuki ve idari gerekçesi olabilir.

Fakat bir noktada durup sormamız gerekir:

Cami, piyasanın dışında kalan son alanlardan biri olmayı sürdürebilecek mi?

Yoksa piyasa, caminin avlusuna kadar mı girecek?

Caminin kapısından içeri giren insanın zihninde artık ibadet ile tüketim, dua ile fiyat, infak ile ticaret, kulluk ile ekonomik hesaplar birbirine bu kadar karışmış iken diyanet ve cami ile Allah ve Kuran arasında ki ilişkinin sahici ve samimi olduğunu iddia etmek ayrı bir ahlaksızlık değil midir?

İşte burada dinin en temel iddiasıyla kapitalizmin en temel mantığı, plan, proje ve hedefi karşı karşıya gelir.

Din insana:

“Sahip oldukların seni insan yapmaz.” der.

Kapitalist kültür ise insana sürekli:

“Sahip oldukların kadar değerlisin.” duygusunu aşılar.

Din paylaşmayı kutsar.

Kapitalizm biriktirmeyi teşvik eder.

Din ihtirasın sınırlandırılmasını ister.

Kapitalist piyasa sürekli daha fazlasını istemeyi öğretir.

Din, insanın mala, makama, dünyalık ihtiraslara hükmetmesini ister.

Kapitalist düzen ise çoğu zaman insanın mala ve tüketim arzusuna hükmetmesine yol açar.

İşte asıl çatışma burada başlar.

Ve belki de en acı tarafı şudur:

Kapitalizmin dine karşı zafer kazanması için camileri kapatmasına gerek yoktur.

Camiler açık kalabilir.

Minareler yükselebilir.

Ezanlar okunabilir.

Hutbeler verilebilir.

İnsanlar saf saf namaza durabilir.

Ama bütün bunların arasında insanın zihninde para en üstün değer haline gelmişse, kapitalizm çok daha büyük bir zafer kazanmış demektir.

Çünkü o zaman mabedi yıkmamıştır.

Mabedin içindeki değerler hiyerarşisini değiştirmiş ve yıkmıştır!

Allah'ın yerine para konulmuştur demek, teolojik anlamda elbette ağır bir ifadedir.

Ama bunu bir toplumsal zihniyet eleştirisi olarak sormak gerekiyor:

İnsanlarımızın hayatında en çok korkulan şey nedir?

Allah'ın rızasını kaybetmek mi?

Yoksa parasını, işini, statüsünü, evini, arabasını, makamını kaybetmek mi?

En büyük başarı ne sayılıyor?

İyi insan olmak mı?

Yoksa zengin olmak mı?

Çocuklarımıza ne öğretiyoruz?

“İyi bir insan ol.” mu diyoruz?

Yoksa farkında olmadan,

“İyi para kazan.” mı?

İşte kapitalin asıl egemenliği burada başlıyor.

Camide değil yalnızca.

İnsanın zihninde.

Cuma günü camide yardım toplanması da tek başına kapitalizmin göstergesi değildir. Diyanet zaten bağış ve yardım organizasyonlarını dinî hizmetlerin finansmanında kullanılan meşru araçlar arasında düzenliyor.

Fakat yardımın ruhu ile paranın ruhu birbirinden ayrılmadığında başka bir sorun ortaya çıkıyor.

İnfak, gösteriye dönüşüyor.

Sadaka, görünürlük kazanıyor.

Hayır, reklamla buluşuyor.

Dindarlık, tüketim biçimleriyle ölçülmeye başlıyor.

Ve insan, Allah için verdiği paranın bile kendisine sosyal bir statü kazandırmasını bekleyebiliyor.

Oysa infakın ruhu, insanın elindekini paylaşırken kendi nefsini küçültmesidir.

Kapitalist zihniyet ise çoğu zaman bunun tam tersini yapar:

Verirken bile görünmek ister.

İşte bu nedenle mesele “camilerde para toplanmasın” kadar basit değildir.

Mesele, paranın dinî hayatımızdaki yeridir. Kapitalizmin ibadethanelerde, cami içerisinde ki tahakkümüdür.

Para araç mı?

Amaç mı?

Hizmetkâr mı?

Efendi mi?

İbadetin ihtiyaçlarını karşılayan bir imkân mı?

Yoksa ibadetin kendisini biçimlendiren bir güç mü?

Bu soruları sormazsak, bir gün farkına varmadan şu noktaya geliriz:

Camiyi ayakta tutmak için para gerekir.

Dini hizmet için para gerekir.

Hayır için para gerekir.

Bina için para gerekir.

Kurs için para gerekir.

Yardım için para gerekir...

Sonra bütün bunların arasında insan bir şeyi unutmaya başlar:

Dinin amacı para üretmek değil, insan üretmektir.

Ahlaklı insan.

Adil insan.

Merhametli insan.

Kul hakkından korkan insan.

Yetimin hakkına el uzatmayan insan.

Komşusunun açlığını kendi tokluğundan önce düşünen insan.

Ve belki de en önemlisi:

Paraya sahip olup paranın kölesi olmayan insan.

Diyanet'in kendi dinî yayınlarında da vakıf ve derneklerin hizmetlerinin sürdürülebilmesi için bağış dışında farklı gelir yöntemlerine başvurulabileceği belirtiliyor.

O halde sorun gelir elde edilmesi değildir.

Sorun, gelirin amaç haline gelmesidir.

Caminin altında dükkân olabilir.

Ama kapitalist ahlak! Protestan ahlak! Caminin üzerinde ve üstünde olmamalıdır!

Para kullanılabilir.

Ama para kutsallaştırılmamalıdır.

Ticaret yapılabilir.

Ama ticaret insanın vicdanını satın almamalıdır.

Bağış toplanabilir.

Ama ibadet parayla ölçülmemelidir.

Çünkü para ihtiyaçtır.

İlah değildir.

Ve belki bugün dindar insanların kendilerine sorması gereken en zor soru da budur:

Biz Allah'a mı kulluk ediyoruz?

Yoksa Allah'a kulluk ettiğimizi düşünürken hayatımızın gerçek patronunu çoktan para mı yaptık?

Minareler göğe yükselirken bunu sormak zorundayız.

Çünkü insanın cebindeki para, Allah'ın karşısında bir hiçtir.

Ama insanın zihnindeki para tutkusu, Allah ile insan arasına girebilecek kadar büyük bir put haline gelebilir.

Mesele caminin altında kaç dükkân olduğu değildir.

Mesele, insanın kalbinin altında hangi dükkânın açıldığıdır.

Ve eğer orada merhamet, adalet, vicdan, paylaşma ve kulluk yerine sürekli kâr hesabı yapılıyorsa...

O zaman tartışmamız gereken şey caminin ticari alanları değil yalnızca;

Kapitalin inanç, iman ve mabetlerde ve Müslümanın ruhunda açtığı dükkânlardır.

Çünkü mabedi kiraya vermek kolaydır.

Asıl tehlike, insanın vicdanını kiraya vermesidir.

Ve insan vicdanını kiraya verdiği gün, belki de Allah'ın evinden çıkarken yanında en pahalı şeyi değil, en ucuz şeyi götürür: Kendi kulluğunu.