DOLAR

45,2256$% 0.07

EURO

52,9986% 0.24

STERLİN

61,4090£% 0.33

GRAM ALTIN

6.656,28%1,31

ÇEYREK ALTIN

10.846,00%1,19

Malatya HAFİF YAĞMUR
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
PROF. DR. İLHAMİ GÜLER

PROF. DR. İLHAMİ GÜLER

23 Nisan 2026 Perşembe

SAVAŞIN SAFLARI-2: ‘DİNE KARŞI DİN’

SAVAŞIN SAFLARI-2: ‘DİNE KARŞI DİN’
2

BEĞENDİM

ABONE OL

İlahiyatçı Prof. Dr. İlhami Güler, İranlı sosyolog Ali Şeriati’nin sözünden yola çıkarak bugün tüm dünyayı kaosa sürükleyen Körfez’deki savaşın inanç temelini yazdı.

Merhum İranlı sosyolog Ali Şeriati, -Aydınlanma sonrası hariç-, tarih boyu savaşların asıl dinamiğinin, “Din” ile “Dinsizlik” savaşı değil; “Dine Karşı Din” savaşı olduğunu iddia eder (Ali Şeriati. Dine Karşı Din. Çev: Doğan Öztürk. Ank. 2024). Tevhit-Vicdan Dinine karşı: 1- Aleni Çok Tanrıcılık/Paganizm, Şirk, Totem-Tabu, Mana, Ruhlar. 2- Tek Tanrıcılığa sızan “Gizli Şirk Dini”: Heva (arzu) ve Şeytani İstiğna. Şeriati, bu “Karşı Din”e örnek olarak Hz. Musa’nın vazettiği dine karşı gizli şirk olarak tezahür eden Ferisileri; Hz. İsa’nın vazettiği Havarilerin İseviliğine karşı Ruhbanlığı/Kiliseyi; Hz. Muhammed’in vazettiği “Asr-ı Saadet/Hulefa-i Raşidin” döneminde yaşanan İslam’a karşı, Emeviliği, Şia’nın kendi tarihinde de Ali taraftarlığına karşı Safavileri örnek olarak verir (Ali Şeriati, Ali Şiası- Safavi Şiası. Çev: Prof. Dr. Hicâbi Kırlangıç. Ank. 2024).
İran’a yapılan son saldırıyı, -asıl olan iktisadi-siyasi saikleri saklı tutarak-, dinsel açıdan, genel olarak Yahudillik ve Hristiyanlığın İslam’a saldırısı olarak mı; yoksa, Şeriati’nin dediği gibi, Tevhid- Ahiret ve Vicdan dinine karşı, Gizli Şirk Dininin (Heva ve Şeytani İstiğna/Tağutluk) saldırısı olarak mı yorumlamak gerekir? Bence ikincisi. Savaşta teolojik kavram ve sembollerin kullanılması, mazlum cenahta (İran) içtenlikli; zalim cephede (İsrail-ABD) işlevseldir.

Şia -“İmamet” mitolojik teolojisini dışarda tutarak-, Hz. Ali ve Muaviye savaşındaki Ali’nin haklılığını; Yezit ve Hüseyin arasında yaşanan savaşta (daha doğrusu katliamda) da Hüseyinin mazlumiyetini/şehadetini yani “Vicdanı/hakkaniyeti” temsil ettiğine inanır. Şiilik, bu iki şehadeti/ölümü ve acıyı “Yas” olarak tutan/teolojikleştiren ve “Mersiye”ler ile unutmayan, sürekli dile getiren, yaşatan bir dinsel bilinçtir.

Bugünkü savaşın/saldırının taraflarından İsrail/Siyonizm, Hz. İsa’nın: “Sizi gidi yılanlar! sizi gidi engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kurtulacaksınız” dediği (Matta-23/33) Ferisilerin çağdaş temsilcileridir. Tanrı’ya (Yahwe) bir türlü teslim olmayan; Ahiret’e inanmayan/güvenmeyen (2/96), kendilerini, Tanrı’nın gözdeleri ve “seçilmiş ırk” olarak gören ırkçı (İbrani) heva ve şeytani istiğnanın somutlaşmış halidir (Gizli Şirk). Tarih boyu varlığını koruyan Muvahhit-vicdani Museviliğin (örneğin: Hazar Türkleri-Habeşliler/Falaşlar) bu “Karşı Din” ile hiçbir ilgisi yoktur. Kur’an’da oğluna yaptığı öğütleri iktibas edilen Lokman (31/12-19), muhtemelen, Habeşistanlı bir “Musevi” idi (Mevlâna Muhammed Ali, Kur’an-ı Kerim Tercümesi ve Meali. çev: Ender Gürol. Ohio (U.S.A). 2008. S. 775).

Diğer saldırgan ortak ABD-Evangelikler’e gelince; onların da, ne Hz. İsa’nın vazettiği İsevilik; ne de Kilisenin vaz ettiği Katoliklik ve Ortodoxluk ruhu ile bir ilgisi yoktur. Siyonistler tarafından ayartılan ve “Dolar” dolayımı ile Tanrı’yı kendilerine –hâşâ- “Gardiyan” (Doların üzerine yazdıkları: “We Trust In God” sözü bunu ifade eder) olarak görmeye çalışan bu zevzekler/meczuplar, “Tanrı’yı Kıyamete Zorlamak” için, yeryüzünde fesat çıkarıyorlar. Kur’an, Peygamberliği Hz. Muhammed ile “mühürlemiş” iken (33/40); bu kapıyı açmaya zorlayan “Mesih-Mehdi-Deccal”, “Armageddon” ve “Nüzul-i İsa” mitolojisi, her üç dine de tekrar musallat olmuş durumdadır. Oysa, vicdanın tezahürü olarak Katolik İspanya, İran’dan yana tavır koyarken; Katolikliğin merkezi “Vatikan/Papa”, Barış için dua etmeyi tercih etti. Ortodox Rusya ise, -çıkarları gereği de olsa- İran’ın arkasında duruyor.

Sünni Araplara gelince (Suud ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Parayı (Dolar) keşfettikten sonra, Emevi ruhuna (Karşı Din-Heva-Şeytani İstiğna) uygun olarak İsrail-ABD safında yer aldılar. Yemen-Umman, Kuzey Afrika, Irak ve Suriye Arapları, hiç olmazsa “tarafsız” kaldılar. Pakistan ve Türkiye Sünniliği ise, “Arabulucu/Barış” çabaları gösteriyor.

1-KARAKTER ANALİZİ

Tarafların önderlerinin yüzlerinden de bu savaşın karakterini okumak mümkündür: Bir tarafta yüzlerinden meymenet/masumiyet/ruh/asalet akan Ali Hamaney, Laricani, Pezeşkiyan, Arakçı…; diğer tarafta meymenetsiz, mendebur, maymun suratlı (“Kûnû kiredeten hasiin: Alçak maymunlar olun”. 2/65) müstağni/şeytani suretler: Netenyahu ve çömezi Trump.
Savaş boyunca İranlı Müslümanlar, ölüme meydan okuyarak “Her yer Kerbela, her gün Aşûre” sloganları ile sokaklara dökülürken; ölümü, hiçliğe karışmanın kapısı olarak gören İsrailliler, sığınaklara doluştular. Hedef seçmede de aynı asaleti ve rezaleti/hoyratlığı/vahşeti görmek mümkündür. İran, askeri-ekonomik hedef seçerken; ABD-İsrail, çocukları öldürdü ve Üniversite vurdu. Köprüleri vuracaklarını söyleyen ABD-İsrail Şeytanlarına (Tağut) karşı, İran halkının –ölümü göze alarak- köprüleri tutması, muhteşemdi. Bombardıman harabelerinde sanatını icra eden İranlı genç müzisyen ve kameralar önünde viski içip sesli yellenen Amerikalı bürokrat; İran medeniyetini yok edip Taş Devrine döndürme söylemi/barbarlığı…

2-SONUÇ

Bu savaşın çıkışını da nihai kaderini de belirleyecek olan, insanların “ölüm”den sonrası hakkındaki düşünce veya inançlarının karakteridir. Ölüm, Tevhit-Vicdan dininde ebedi yaşam olan “Ahiret”e açılan bir “Kapı”dır. “Şehadet” yani “haklı” olduğu halde öldürülmek ise, -ödül olarak- “Cennet”e açılan kapıdır. Heva ve Şeytani İstiğna, yani “Karşı Din”de ise, -“inanç” olarak var olsa da-; “Hesap Günü” olarak “iman” edilen ahlaki bir kategori değildir: “…Kıyametin kopacağını sanmıyorum; -velev ki Rabbime döndürülsem bile-, benim için güzel şeyler vardır…” “Kendine zulmeden, bahçesine girince: “Bunun sonsuza dek yok olacağına inanmıyorum; kıyametin kopacağını da sanmıyorum; -Rabbime döndürülsem bile-, daha iyi bir sonuç bulurum.”(18/35-36). Evangelik Trump ve Yahudi Netenyahu’nun “dindar” pozisyonları, aynen böyle değil mi? ”Gizli Şirk/Karşı Din”, Müstağni/Şeytani insanın, “Tanrılık” taslamanı olarak Tanrı’yı kandırma girişimidir.
İranlı Şiilerin direnişinin saiki ise: “Başlarına bir musibet gelince: “Biz, Allahtan geldik; Allah’a döneceğiz” (2/156) demektir. Tanrı ve Ahiret “İnanç”ı, -öz-Araplarda (Suud-Körfez) olduğu gibi-, “ölü” hükmündedir. Sahih/hakiki bir “İman”a dönüşmediği için; ahlak, aksiyon, amel yaratamıyor; işbirlikçilik doğuruyor.

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.

Devamını Oku

Parti/Lider Devleti-Hukuk Devleti!

Parti/Lider Devleti-Hukuk Devleti!
2

BEĞENDİM

ABONE OL


Devlet dil-din, soy-sop, coğrafya/kader ve çıkar birlikteliğinin oluşturduğu politik bir kategoridir. Toplumun güvenlik ve adalet ihtiyaçlarını karşılar. İslam’da “Makasidu’ş-Şeria’nın” (can, mal, din, akıl, namus) korumaya çalıştığı maslahatlar, “devlet”in görevleri ile örtüşür. Tarihi süreç içinde ahlaki bağlamda üç formasyonu vardır: Kerim devlet, hukuk devleti ve parti/polis devleti.

“Kerim,” yüce gönüllü ve cömert kişi anlamına gelir. Augustinus’un “Tanrı Şehri” ve Farabi’nin “Medinetu’l-Fazıla”sı, böyle bir “devlet-toplum” ütopyasıdır. Bilge ve adil kişilerin yönettiği devleti kast eder. Tarihte Nuşirevan, Marcus Aurelius, Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, Aliya İzzetbegoviç gibi örnekleri vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda da halkın bir kesimi, bazı padişahlara/devlete bu niteliği münasip görmüştür. Yönetim prosesi, hukuktan/zorlamadan ziyade, vicdana dayanır. “Kerim” kavramının aynı zamanda Allah’ın sıfatı olduğunu unutmamak gerekir. Bunun karşıtı ise Firavunlar, Neron, Nemrut gibi zalim krallıklardır.

Hukuk devleti, Fransız Burjuva İhtilalinden sonra gelişmeye başlamıştır. Geçmişi İngiliz lordlarının ortaya koydukları “Magna Carta”ya kadar dayanır. Bir “anayasa” ile “devlet”in ve onu yöneteceklerin sorumlulukları ve yetkileri yazılı olarak belirlenir. Burada “hukuk” kavramı, “adalet”e gönderme yapar; yoksa, yazılı kuralların ve kurumların olması, -kendi başına- “adalet”i gerçekleştirmeyi garanti etmez. Adil olmayan, kamunun vicdanında meşruiyet oluşturmayan devlet ve kurallar “kanun devleti” olarak nitelenir ve zulmü-zorbalığı meşrulaştırmaya çalışır. Demokratik rejimlerde, “kuvvetler (yasama-yürütme-yargı) ayrılığı” prensibi, bu tip zorbalıkları engellemek için geliştirilmiştir. Demokrasilerde “çok partililik” prensibi, yönetme işini halka vermiş; “devlet”i “hükûmet”ten ayırmıştır. Hükûmet, devlet denen tüzel/hukuki-kurumsal aygıtı yönetir. Kaptan-uçak-yolcu üçlüsü, hükûmet-devlet-halk üçlüsüne benzer. Kaptanın, kendini uçak zannetmesine veya uçağın kendisinin olduğunu sanmasına hakkı yoktur. Parti, “parça” demektir. Toplumun bir kesiminin beğendiği programı, çıkarlarını, kültürünü-ideolojisini, kimlik tercihlerini… ifade eder. Ancak iktidara geldiğinde, toplumun tümünün ortak maslahatını gözetmesi esastır; bu beklenir, racon budur. İslami açıdan “hukuk/adalet”, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduğu için bu tarz siyasete ben “rahmani siyaset” diyorum. Rahman olan Allah, “denenme” sürecinde kullarına karşı “mü’min-kâfir” demeden, adil davranır. Politik ve hukuki bağlamda “biz” kategorisinin, en temel belirleyicisi “haklı/hukuklu/adil” olmaktır. Öteki “biz”ler (dil, din, soy, sop, çıkar birlikteliği), buna göre hizalanır; yok olmaları gerekmez. 

Otokratik/totaliter, karizmatik/tek lider veya “tek parti” yönetimleri, -doğası gereği- zorba ve çıkarcı örgütlenme ve yönetim tarzlarıdır. “Kanun”lar olur ancak “hukuki/adil” değildir. Bir kişinin güç istenci veya “hakikat” sanıları/vehmi, toplumun tümüne dayatılmaya çalışılır. Tek parti, ideolojik/dogmatik veya bir menfaat örgütlenmesidir. Tek partinin “tek”liği, liderin tekliğinden kaynaklanabileceği gibi partililerin çıkar “ortaklığından”dan da kaynaklanabilir. Demokrasilerde “iktidar-muhalefet” denklemi, rekabet-yarışmadan kaynaklanır. Parti-lider devletinde ise bu denklem “dost-düşman” ilişkisine dönüşür. Demokrasinin “fazilet”i, yönetim sürecinde iç-savaşı ve düşmanlığı ortadan kaldırmasıdır; Hükûmet/yönetici değiştirmenin, kan dökmeden başarılmasıdır. Avrupa Birliği bunun iyi bir örneğidir.

İki dünya savaşının arasında tüm dünyada genellikle otokratik/totaliter, karizmatik lider veya Tek Parti yönetimleri egemendi (Hitler, Mussolini, Mao, Stalin, Gandi, Nasır…) II. Dünya Savaşı’ndan sonra 2000’lere kadar yaklaşık 50 yıl -özellikle Avrupa’da ve nispi olarak Türkiye’de- demokratik hukuk devletleri ve siyaseti egemen oldu. 2000’lerden sonra hem dünyada hem de Türkiye’de tekrar “tek parti” ve “tek adam” rejimleri yükselmeye başladı. Bunun teknolojik (silah sanayi), küresel ekonomik (gelir dağılımı dengesizliği) ve sosyal psikolojik sebepleri vardır.

Türkiye Gerçeği

Türkiye Cumhuriyeti, bir “tek parti” ve “tek adam” rejimi olarak kuruldu. 1950’lere kadar da böyle devam etti. Bir “kültür devrimi” ile kurulması, toplumda bir bilinç yarılması/yaralanması ve bir içerleme-uçuklama/travma yaratmıştır. Bu kültür devriminin kültürel-politik zorunluluğu-zorunsuzluğu tartışmalarına girmiyorum. Şair Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” adlı şiiri, dindar/muhafazakâr kesimlerdeki bu içerlemeyi dile getirir: “Öz yurdunda garipsin/Öz vatanında parya”.  Onun, M. Kemal Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ne nazire olarak yazdığı “Gençliğe Hitabe” adlı metin, “dindar” gençlere “kin”lerini korumalarını ve devrimcilerden intikam/rövanş almayı öğütler. 1950’lerden sonra demokrasiye geçiş ile Demokrat Parti, yani muhafazakârların iktidara gelmesi, askerî ve sivil bürokrasi tarafından “karşı devrim” olarak algılanmış ve ihtilal ile görevden uzaklaştırılmış ve önderleri (Menderes-Polatkan, Zorlu) idam edilmiştir. Bu olgu, muhafazakâr cenahtaki travmayı daha da derinleştirmiştir. İhtilali yapanların, tekrar demokrasiye dönmeleri, muhafazakârları “gözleri korkmuş” olarak siyasi faaliyet yapmaya zorlamıştır. 1960-2000 arası, icazetli demokrasi ve ihtilal anayasası/hukuku ile geçmiştir. Tek Parti döneminde devletin ekonomik kaynaklarının en azından bir kısmının, taraftarlara peşkeş çekildiğini de unutmamak gerekir.

2000’lerin başında kurulan AK Parti ve onun karizmatik lideri haline gelen R. Tayyip Erdoğan’ın icraatlarını, bu arka plan eşliğinde yorumlamak gerekir. Bu partinin, ağırlıklı tabanı, periferi/taşradır (“ayağı çarıklılar”). Menderes, Demirel, Özal, Erbakan hayranıdır. Onları kendinden görmüştür. Ekonomik açıdan da: “Biraz da biz ölelim” modundadır. Erdoğan, N. Fazıl’ın, “Gençliğe Hitabe”sindeki tavsiyeye uyarak/sözünü tutarak, politik söyleminde muhalefete karşı kinini “dindarca” dile getirmiştir. “Devr-i sabık” yaratmasa da rövanş duygusu ile siyaset yapmıştır. Demokrasinin “seçim-sandık” amentüsüne sadık kalmıştır. Sandıktan çıktıktan sonraki icraatı ise toplumsal “Biz”likten ziyade ideolojik (muhafazakâr) ve ekonomik “çıkar birlikteliği”ne evrilmiştir. Partiyi konsolide eden temel iki husus/güdü, muhafazakâr din dili ve çıkar birlikteliğidir. Dolayısıyla, AK Parti iktidarı döneminde bir “sermaye transferi” gerçekleşmiştir. Bu süreç, Sünnî bağlamda “kitabına uydurularak” yapılmıştır. Ekonomik olarak da, üretime dayanan teknoloji-ticaret-tarımdan çok, inşaat-rant ile yapılmıştır. Belediyelerde onları taklit etmeye çalışan CHP’liler, ellerine-yüzlerine bulaştırmışlardır. Bu süreci muhafazakâr taban: “(Olsun); çalıyorlar, ama çalışıyorlar” şeklinde ve memnuniyet modunda dillendirmiştir. 

Tarihi rövanş modu, iç politikada özellikle “hukuk” alanında, Rahmani olan af, adalet, hakkaniyet, tarafsızlıktan uzaklaşan; toplumun tümünü kucaklayamayan bir “parti/polis devleti” imajı yaratmıştır. Hukuk uygulamalarında bir “çifte standart” yaratılmıştır. FETÖ yargılamalarında sap ile samanın/yaş ile kurunun birbirine karıştırıldığı hususunda, neredeyse umumi bir konsensus vardır. Politik muhaliflere karşı da benzer tutumlar sergilenmektedir. Hukukun, “herkese/her eve lazım olduğu” ahlaki makamına bir türlü gelinememektedir.

Dış politikada AK Parti, -Türkiye’nin “alî menfaatleri” gereği- NATO ve ABD çizgisinde durmaya devam etmiştir. Rahmetli Necmettin Erbakan, ölümünden önce, Erdoğan’ın ABD-İsrail politikasını şiddetle eleştirmişti. Erdoğan, “diklenmeyen ama, dik duran” bir dış politika izlemeye çalıştığını söylemektedir. Onun “Dünya, 5’ten büyüktür” özdeyişi, dünya halklarında vicdani bir makes bulsa da fiilen bir etkisi olmamıştır. Toplumun tümünü kucaklayabilen bir “devlet adamı” olmaktan daha çok bir halk deyişi ile “dostlarını omuzunda, düşmanlarını cebinde taşıyan”  bir  “siyasetçi”dir. Devlet adamı olmanın kriteri, gelecek seçimleri değil gelecek nesilleri düşünmektir.

AK Parti’nin, seçim-sandık ile iktidara gelip, yaklaşık 25 sene iktidarda kalması ancak, Türkiye’nin politik tarihi ve bu tarihin yarattığı içerleme-uçuklama ile açıklanabilir. Toplumun büyük bir kesiminin “çatal yürekli”, “delikanlı”, “efe”, “karizmatik” bir lider arayışının ve onu bulduktan sonrasında da arkasında durmasının psikolojik ve ekonomik sebepleri vardır. Ancak, Türkiye yoluna böyle devam etmemeli. Rövanş, alınmıştır. Artık Türkiye’nin “Hakem-Hâkim-Hekîm” yani Rahmani bir politik akla ihtiyacı vardır. Artık karizmatik Lider (Çoban) arama zayıflığı, kurnazlığı korkaklığı ve çocukluğundan çıkıp, “Reşit” insanlar olarak, sorunlarını çözecek kurumlar geliştirmesi ve ortak akla/icmaya/konsensüse itibar etmesi gerekmektedir: “…münazaa/münakaşa/münafereti bırakın; dağılırsınız, gücünüz gider…” (8/46). 

Bir de -politik bağlamda- bir “dindarlık” tanımı yapayım:  Dindarlık, Allah, “İnsanların özel hayatına burnunuzu sokmayın / tecessüs etmeyin.” (49/12) dediği halde muhaliflerin özel hayatlarına kamera sokarak itibar suikastlığı yapmak değildir. FETÖ bunu çok yapardı. İtikat-ibadet pratiği ve din diline eşlik eden bir nüfuz hırsızlığı da değildir. Sahih bir iman ve kamunun maslahatını gözeten salih amel/ahlaktır. Kamu istihdam süreçlerinde eleman alırken “Bizden (inanç, mezhep, parti)” olup olmadığı değil; ehliyet ve liyakati göz-önünde tutmaktır (4/58).

Devamını Oku

SAVAŞIN SAFLARI: İRAN-İSPANYA VEYA TRUMP-NETANYAHU

SAVAŞIN SAFLARI: İRAN-İSPANYA VEYA TRUMP-NETANYAHU
4

BEĞENDİM

ABONE OL

İlahiyatçı Prof. Dr. İlhami Güler, İran savaşını ‘vicdan tarafları’ üzerinden yazdı. İspanya’nın duruşunu insanlığa örnek gösteren Güler, İslam dünyasının ‘hali’ni eleştirdi. Osmanlı (İslam) bakiyesi olan Türkiye’nin, öteden beri sürdürdüğü barış faaliyetlerine devam etmesi gerektiğini belirtti.

1-Metafizik Zemin

“Tanrı”yı ve “Şeytanı(Tağut)” Hz. Nuh ve Hz. Muhammed çizgisinde vahiy ve peygamberler geleneğinin tanıttığı “Esmau’l-Hüsna” ve “İstiğna-İstikbar” olarak tanıyorsak; bu savaşın safları da gayet açıktır. Platon(Eidios/İdea) ve Aristo(İlk Neden) dan beri –Tanrı dahil- varlığı “Metafizik” veya “Onto-Teoloji” olarak; Descartes ve Nietzsche’de itibaren de “Özne” ve “Güç İstenci” olarak tasarlayan “Batı”, Felsefe-Bilim ve Teknoloji ile nesnelerin/kendiliklerin/şeylerin –insan dahil- hiçlikten çıkagelmelerini, var-oluşu/kâinatı Tanrı’nın “yaratması” veya lütfu, ihsanı, ikramı, rahmeti, emri/işi, ayet, nimet, rızık.. olarakdeğil; mutlak mülkiyet olarak, “Huzura getirme(Huzur Metafiziği)” olarak(J.Derrida),“Ğayb(Öteki)dan dehşete düşme”(E.Levinas) olarak, var-olanları “Ge-stell=Çerçevelenmiş”(M.Heidegger) ve el-altına alınmış kaynak, rezerv, stok, teçhizat, tertibat… olarak görmüştür. Ekonomi(Kapitalizm), para ve silah teknolojisi başta olmak üzere “Yapay Zekâ” ve “Trans-Hümanizm”, bu Metafiziğin “Ruhsuz” ve “Tanrısız” meyveleridir. Heidegger’in dediği gibiYeniçağ Felsefesi(Aydınlanma-Endüstri/Teknoloji) ile öne çıkan “Avrupa, küresel olanın ön biçimidir. Avrupa’ nın yeni düzeni, “Küresel”liğe dair olan, sondur ve tamamlanmadır…Yahudiliğin zaman zaman kudretinin artmasının nedeni, öncelikli olarak Yeniçağdaki gelişimiyle Batı metafiziğinin aslında boş bir akılcılık ve “hesaplama” yeteneğinin(hem ticaret hem bilim-İG) gelişmesini sağlayan bir eklem yeri sunmasında yatar.”(Heidegger ile Bir-Arada.Edit: K.Çüçen, Ç. Yıldızdöken.İst.2025. s 72-73). Nükleer silah teknolojisi kullanan ABD ve Nükleer deposu haline gelen İsrail, “Avrupa”nın küresel uzantıları ve Dünya’nın hegemonlarıdır. Giderek Dünya’nın/Doğu’nun kadim kültürlerini de(Rusya-Çin-Hindistan…) kendilerine benzettiler.

Savaşın Politik Ekonomi veçhesine gelince: 1- ABD, İsrail ve Batı, İslam dünyasının Nükleer silaha sahip olmasını istememektedir. 2- ABD, İran’a saldırarak Çin’i bloke etmek istemektedir. Yani Zengezor koridoruna karşı Çin’in oluşturmak istediği alternatif lojistik-ticaret güzergâhı bloke etmek istemektedir.

2- Saflar

Araplar(Suudi Arabistan ve Körfez Krallıkları), Petrolü ve Doları keşfettikten sonra Allah’ı ve Ahireti(İslam’ı) satarak Amerika ile ortak oldular. Filistinlilerin yüz yıla yaklaşan kan kusmalarının ve katliama tabi tutulmalarının gerçek nedeni budur. Gazze katliamı ve İran’a yapılan son saldırılar, bu rezil işbirliğini göz önüne sermiştir. Nükleer silah kullanma suçu işlemiş olan ABD ve aynı tıynette olan İsrail, İran’ın aynı silaha sahip olmasından korkmaktadırlar. “Ele verir talkını; kendi yutar salkımı.”

Bugünkü İran, kadim “İmparatorluk” medeniyetinin, karakter haline gelmiş “Acem Oyunu”nun ve haklı olduğu halde öldürülmüş Hz. Ali ve oğlu Hüseyin(Kerbelâ)’in davasını “Din-Teoloji-Mitoloji” haline dönüştürmüş bir halktır. Ölüm(Şehadet), onlara vız-gelir, tırıst-gider(“Her yer Kerbelâ; her gün Aşure”). Mezheplerini “din” olarak görüp, Sünnileri tarih boyu “öteki” olarak algılayıp yayılma emelleri güden “Şii”ler, şimdi gerçek düşmanları ile sınamaktadırlar. Allah, yardımcıları olsun. Çünkü, şu anda onlara yardım edebilecek güçte ve cesarette Müslüman kimse yok. Riyad’da toplanan Sünnilerin, ABD ve İsrail’i kınayan bir cümle sarf edemeyip; sadece İran’ı eleştirmeleri, ibretamizdir.

Ölümü, “Bin yıldan daha fazla yaşamak isteyen”(2/96) Yahudiler düşünsün. Bombardımanlardan sonra İran halkı sokaklara dökülürken; İsrailliler, sığınaklara doluşuyorlar. Tanrı’nın yarattığı “Gök-Kubbe” nin altına ördükleri “Demir-Kubbe”, ölümden tırstıklarının kanıtıdır: “Sizlerle tek bir vücut halinde savaşamazlar; ancak mustahkemkentlerde ya da surlar arkasında savaşırlar; kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir; sen onları birlik sanırsın; oysa, kalpleri, birbirlerine karşı soğuktur. Çünkü onlar, akıllarını kullanmayan bir toplumdur.”(59/14). “Allahtan başkasını dost edinenlerin durumu, gökten aşağı düşen, kuşların didikleyip kapıştığı, rüzgârın ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.”(22/31).

İspanya, ABD ve İsrail’e meydan okuyarak ve Hz. İsa’nın –çarpıtılmış da olsa(Katoliklik)-vicdan, merhamet, barış davasına sadık kalarak “Avrupa” nın Promethausçu, “Sarışın Canavar”(Nietzsche) “Geist(Ruh/Hortlak)”ine isyan etmiştir. Avrupa ise, her zamanki gibi ikiyüzlüce sendelemektedir.

Ortadoxluk ruhuna(Dostoyewski-Tolstoy-Puşkin…) ihanet edip Önce komünist/materyalist, sonra kapitalist olan Rusya; aynı şekilde, önce Budist ruhuna ihanet edip komünist/materyalist; sonra kapitalist olan Çin de, “İş”lerine geldiği için İran’ı desteklemektedirler. Olsun. “Dinsizin hakkından imansız gelir.”

3- Sonuç

Osmanlı(İslam) bakiyesi olan “Türkiye”, öteden beri sürdürdüğü arabuluculuk/barış faaliyetlerine devam etmelidir. Savaşa sürüklenme tuzaklarına kapılmamalıdır. Bu savaşta saflar bellidir. Bu savaşın dini veçhesi, ta başından beri Tanrı(Yahwe) ya karşı savaş açmış; ona asla teslim olmamış; yeryüzünün ilk “Dünyevi” ve “Irkçı” halkı ve onun ile işbirliğine girerek Tanrı’yı kıyamete zorlamaya çalışan “Avrupa” nın taşrası ve domuz çiftliği olan ABD’li Evangeliklerin(cehalet ile birleşmiş samimiyet), yeryüzüne Tanrılık taslamaya çalışan Tağutların(Şeytanların), müslüman Filistinliler ve Şiilere karşı savaşıdır. ABD’nin, bütün dünyada “Savunma” olan Bakanlığın adını, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirmesi, Şeytanlığın/Tağutluğun tezahürü ve tecellisidir.

Vicdanlı Avrupalıları ve Amerikalıları tenzih ederim. İslam “Dünyası”(!?)nın durumu ise, ortada. Yeryüzünde hak/hukuk/hakkaniyet(adalet), ancak Hakkın/Rahmanın(Allah) “Emr”iolarak O’na inananların marifeti olarak tecelli/tezahür edebilir. Tağutun/Şeytanın peşinde gidenler, ancak zulüm, fitne-fesat, sömürü, savaş, silah ve yıkım yaratırlar: “Öyle kimseler vardır ki, bu dünya hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Tanrı’yı da kendilerine şahit tutmak isterler; oysa, onlar, düşmanların en amansızlarıdır. Hakimiyeti ele geçirince, yeryüzünde fesat çıkarmaya, eko-sistemi(hars) ve insanları helâk ederler. Allah, fesat çıkaranları sevmez.”​(2/204-205): Gazze Katliamı, Epstein Adasında öldürülen kız çocukları ve Tahran’da bombalarla öldürülen kız çocukları hatırlansın: “Sadakallahu’l-azim”

Devamını Oku

DECCAL’İN TEZAHÜRLERİ: HARARİ, NETANYAHU EPSTEİN VE TRUMP

DECCAL’İN TEZAHÜRLERİ: HARARİ, NETANYAHU EPSTEİN VE TRUMP
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Kur’an, hayatın anlamını/hakikatı bulma konusunda: “Bunu, onlara akıllarımı emrediyor; yoksa, onlar azgın bir toplum mu?”(52/32) sorusunu sorar ve insan hakkında şöyle bir tespitte bulunur: “Hayır! İnsan, kendini müstağni/yeterli olarak görünce, azgınlaşır.”(96/6-7). Bu azgınlığın, İnsanlığın dinsel-ahlaki kültürel tarihinde iki tane “Militan” versiyonu vardır. Biri, şımarık Yahudilerden; diğeri, kuduruk Yunanlılardandır. Helen-Roma döneminden itibaren bu iki halkın, dilin ve kültürün birbiri ile ilişkisi bilinmektedir: “Yevanic-Romaniyot”

1-JUDEO(YAHUDİ) GENETİK/METAFİZİK

Tevrat ve Kur’an, Tanrının, Firavunlar tarafından Mısırda köleleştirilen İbranileri kurtarmak için Hz. Musa’yı görevlendirdiğini ve daha sonra da, onu ve soyundan birçok kişiyi peygamber yaparak onları hidayete erdirmek istediğini sarih olarak ortaya koyar. Ancak, İbranilerin büyük bir bölümü (57/26) şımarık bir şekilde Tanrı’nın kendilerini tercih etmesini, “Seçilmişlik/Üstünlük” olarak görüp; diğer insanları aşağılık (Goi-Nokri-Gentile) olarak niteleyip; Tanrı (Yahwe)’ya karşı nankörlük ederek; -O’na teslim olma ve itaat yerine-, O’nu teslim almaya/temellük etmeye, kendilerine hizmetçi yapma küstahlığına kalkışmışlardır. Hz. İsa’nın İncilller’ de ki eleştirileri (Örneğin: Matta. 23. Bölüm) ve Kur’an’daki eleştiriler (2. Bakara suresi), bu gerçeği ortaya koyar.

İbraniler, “Ahiret” inancına iltifat etmedikleri için, kendilerini hesap vermeyecek/hesap sorulmayacak kimseler olarak görüp, dünya hayatına tutku ile gömülmüşlerdi. Kur’an, bu gerçeği şöyle tasvir eder: “Andolsun, sen onları yaşamaya bütün insanlardan –hatta müşriklerden bile- daha düşkün olduğunu görürsün. Onların her biri, bin yıl yaşamak ister; oysa uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların yaptıklarını görür.”(2/96). Yine bir İbrani/Yahudi tipolojisini şöyle tasvir eder: “Ve kendisine mesajlarımızı lütfettiğimiz halde, onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı onlara anlat: Şeytan, onu yakaladı; o da, yoldan çıktı. Biz, -eğer isteseydik-, onu ayetlerimizle yüceltir ve üstün kılardık; fakat o, hep dünyaya sarıldı/saplandı, arzu ve heveslerinin peşine takıldı. Böyle birinin durumu, bir köpeğin durumuna benzer: üzerine varsan da, kendi haline bıraksan da, dili dışarda solur. Ayetlerimizi yalanlamaya kalkışanların âkibeti, işte böyledir.”(7/175-176).

“Karun” tiplemesinde olduğu gibi, uzun yaşama ve zenginlik/mal-mülk biriktirme tutkusunu Kur’an, azgınlık ve nankörlüğün (küfr) asli/içgüdüsel itkisi olarak görür: “Allah, kullarına rızkı genişletseydi; yeryüzünde fesat, taşkınlık çıkarırlardı.”(42/27. Ayrıca bkz:43/33-35). Kuzey yarım-kürede uzun zamandan beri olan da, işte bu. Zenginliğ de, gasp ve teknoloji ile elde ettiler.

Yaptıkları şımarıklık ve hadsizlikler yüzünden birinci kez Asur-Babil sürgünü (Mö: 722-593); ikinci kez MS:70 de Roma imparatorluğu eliyle (17-İsra/4-7) cezalandırılan, sürgüne gönderilen Yahudiler, diasporada iki bin yıldan beri, -Ruhlarını değil-; Zekâlarını kullanarak finans (Rothschild-Rocfeller aileleri) ve bilim-teknoloji alanlarında gösterdikleri “performans” (Byung Chul Han’ın teşhis ettiği anlam) ile insanlığın başına tekrar bela olmuşlardır. Tüm dünyada karşılaşılan bir içerleme/uçuklama olarak “Anti-Semitizm”in, yabana atılmayacak ciddi bir nedeni vardır. Bu analiz, İbrani veya Yahudileri kategorik olarak kastetmez; -Tanrı’nın yaptığı gibi- bir genelleme yapar.

İşte bir Yahudi olan Yuval Noah Harari, yazmış olduğu “Homo Sapiens”, “Homo Deus” ve “Neksus” adlı -Dünyada Yahudi iletişim-medya ağı ile “Best-seller” yapılan- kitapları, Çağdaş Yahudi Metafiziğini/Dünya Görüşünü/Hayat-İnsan algısını (Yapay Zekâ- Trans-Humanizm- Metavers), insanlığa yegâne hakikat olarak lansa eder. İsrail-Siyonizm ve Netenyahu (Filistin-Gazze Dramı), bu metafiziğin aktüel tezahüründen başka bir şey değildir. Epstein sıkandalı, yine bu Yahudi Tağutluğun (Güç istenci-İstiğna-Şeytanlık) ABD ve AB’yi kontrol altına alan pedofili karanlık yüzüdür. Amerika’nın muhalif kamusal entelektüeli olarak bilinen Yahudi Noam Çomsky’nin dahi, Epstein ile olan ilişkisinde şaşılacak bir şey yoktur.

2- GREEK(YUNAN)-BATI GENETİK/METAFİZİK

Trump ve ABD’ye gelince, o ve orası, -Genellikle- Yunan’ın Dionysosçu-trajik insan ruhunun, Aydınlanma ve Avrupa üzerinden Amerika’ya göç etmiş; George Orwell’in “Domuzlar Çiftliği” romanında (“1984”) anlattığı tipin mücessem pratiğidir. Trump, Uzun süreden beri Avrupa’yı yansılayan Amerika’nın politik aklının özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, BM, anayasa, diplomasi… Maskelerini kaldırıp atarak, Amerikan toplumunun en az yarısının ruhunu açık etmiştir: Güç istenci/Üst-insan (Nietzsche), Deaser-Machine=Arzu-makinası/Kapitalizm (Deluze-Guattari).”Make America Great Again/MAGA”.

Hegel’in dediği gibi, Pagan Yunanlılar, kendilerinde bulunmayan hiçbir niteliği, tanrılarına atfetmemişlerdir. Filozof Platon, tek bir Tanrı’ya inanmış; ancak, onu tanımadığı için, sadece ona “İyi-İdea” diyebilmişti. Aristo da, tek bir Tanrı’ya inanmış; ona “Onto-teolojik” olarak “İlk neden” ve “Hareket Etmeyen Hareket Ettirici” nitelikleri dışında ahlaki bir nitelik vermemiş ve Atina toplumu için “İyi Yaşam” nihai amacı ile dünyevi bir “Mutluluk (Eudaimonia)” ahlakı önermiştir. Bunlardan önce yaşamış olan Sokrates ise, pagan dinine ve ahlakına karşı çıkarak, kendi vicdani ve düşünme gayreti ile doğru bir Tanrı imgesi ve ahlak keşfetmeye çalışmış; pagan Yunanlılar tarafından idama mahkum edilmiştir.

Batı için, “Hristiyanlık/Kilise” parantezini dışarda tutarsak; Descartesle başlayıp Laeibniz, Kant, Hegel ve Nietzsche ile devam eden “Aydınlanma” sonrası düşüncesi, “Metafizik” olarak eski Yunan’a tekrar bir geri dönüştür (Re/ö-nesans). Bu süreç, Nietzsche tarafından Nihilizm olarak: “Tanrının ölümü”, “Güç istenci”, “Çölleşme”, “Üst-insan”, “Ebedi Dönüş” olarak nitelenmiştir. Yahudi Teolog Martin Buber, “Tanrı Tutulması”; Max Weber, “Kutsal Kubbenin Çöküşü”; J.Derrida, “Huzur Metafiziğ”; E.Levinas, “Ontolojik Emperyalizm”; Karl Marx, “Katı-Kutsal Olanın Buharlaşması”; T.S Eliot, “Çoraklaşma”; Peter Watson, “Hiçlik Çağı”; M. Heidegger, “Ruhtan Zekâya Geçiş” olarak isimlendirmiştir.

Heidegger, Yunan’dan başlayan Batının Felsefe-Bilim-Teknoloji faaliyetini, “Gestell=Çerçeveleme” olarak şeylerin/kendiliklerin “mevcudiyete getirilmesi”, “açığa çıkarılması” tarzı olarak “Nihilizm” diye yorumlar: “Nihilizm, modern çağın güç alanı içine çekilmiş yeryüzü insanlarının dünya-tarihsel hareketidir… Tehlike, teknoloji yarışının kendini her yere yerleştirebilecek olmasıdır. “Her şeyin”, gerçekten ve tıpkı en son, en güçlü bilim ve teknoloji içinde “olduğu gibi olduğu” varsayımı, bizim dünya üzerindeki tahakkümümüz, giderek daha iyi/yaygın hale geldikçe; üzerimizdeki tahakkümü, sağlamlaştırılabilir. Bu, sadece “Batı” için bir tehdit değildir; Çünkü “Batı tarihi”, Dünya tarihine genişlemeye başlamak üzeredir. (Çoktan tahakküm altına aldı bile-İG)” ( Jhon Richardson, Heidegger. Çev: Soner Soysal. İst.2025. s 467). Tekniğin özünün “Teknik” değil; “Metafizik” bir şey olduğunu söyleyen Heidegger, -İnsan dahil- bütün şeylerin/kendiliklerin bu “Gestell/Çerçeveleme” içinde ekonomik birer kaynak, rezerv, stok, donanım, teçhizat olarak görülmeye başladığını vurgular.(Ricgardson, a.g.e, 453 vd.)

Hz. Nuh’tan Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin davası olan “Rahman-Rahim” ve Hayyu’l-Kayyum”, münezzeh, kişisel/şahsî bir Tanrı’nın “var” olduğu ve tüm şeylerin/kendiliklerin, O’nun “Yaratma” sı ile mevcudiyete çıktıkları; bütün kendiliklerin ve varoluşun birer “Ayet” veya rahmet, lütuf, nimet, rızık, ihsan, ikram oldukları; İnsan soyunun da, özenle hazırlanan “Güneş sistemi” ve “Eko sistem (Dünya)” içinde ahlaki bir bağlamda “Denendiği” ve ölümden sonra tekrar diriltilerek “Ahiret”te hesaba çekileceği; ödüllendirileceği veya cezalandırılacağı (Din) öğretisi, son dört yüzyıldır yeryüzünde görece sönümlenmiştir. Onun yerini, Walter Suchubart’ın “Kahraman” diye isimlendirdiği insan tipi, kültürü almıştır. (Schubart, Hz.Nuh-Hz. Muhammed çizgisini, Hz. İsa’nın şahsında dolayımlayarak “Mesihçi” tip olarak niteler. Diğer iki proto-tip: Çin’in doğa ile “Uyumlu” insan tipi ve Hindistan’ın doğadan kaçan “Zahit” insan tipidir). Bu (Kahraman) tipi Schubart, şöyle tanımlar: “Bu kültür-zihniyeti veya insan tipi, dünyayı örgütçü çabası ile düzene sokması gereken bir kargaşa olarak görür. Kahraman insan, dünya ile barışçıl olarak geçinmez; var-olan biçimi altında ona karşı çıkar. Benlik gururu (kibir-istiğna-İG), erk tutkusu ile (Güç İstenci-Nietzsche) ile doludur. Dünyaya bir köleye bakar gibi bakar; ona efendilik etmek, egemen olmak ve onu kendi planlarına göre kalıplamak ister. Dünyaya “Kahraman” insanın belirlediği amaçlar verilir. Bu insan, gözlerini yukarıya kaldırıp saygı ile bakmaz; tersine, güç tutkusu/istenci ve gururla dolu olduğu için, aşağıya doğru düşman ve kıskanç gözler ile yeryüzüne bakar. Tanrıdan git gide daha çok uzaklaşır ve deneysel şeylerin dünyasına git gide daha çok gömülür. Laikleşme, onun kaderidir; “Kahramanlık”, başlıca yaşam duygusu; tragedya ise, sonu/amacı. Böyle bir dünyada, özellikle böyle bir kültür-insan tipinde her şey, dinamiktir. Kahraman evrende hiçbir şey, statik değildir. Promethaus gibi, Kahraman insan, her güce, her Tanrı’ya meydan okur; etkindir, gergindir ve alabildiğine enerjiktir. Buna uygun olarak Kahraman veya Promethausçuluk çağları, hareketli ve etkindir. Roma Dünyası, gücünün doruğunda kendini böyle hissetti. 16. Yüzyıldan sonraki Germen-Roma Batısında da bu proto-tip egemen olmuştur. Son dört yüzyılın promethausçu Batı Kültürü, bu proto-tipin iyi bir örneğidir.”(P.A.Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri. Çev: M.Tuçay. Ank.1972. s 117).

3- SONUÇ

Son üç yüz yılda yaşadığımız yeryüzünün büyük bir bölümünün, Avrupa ve Amerika tarafından kolonileştirilmesi, köle ticareti, sömürü, emperyalizm; Kapitaliz-Komünizm ve Faşizm gibi üç büyük siyasi-İktisadi zulüm sistemi, iki Dünya savaşı; ikinci Dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı nispi bir sükunet döneminden sonra, tekrar silahlanma yarışının kızışması, Srebrenista-Gazze katliamları, Trump’ın Görnland, Venezuella, Kanada, İran….a sarkıntılıkları, Epstein Adası skandalı, yapay zekâ/dijitalleşme ile Heidegger’in bahsetmiş olduğu “Gestell=Çerçeveleme” nin radikalleşerek insanlığın ruhunu/kalbini/vicdanını öldürmesi…; insanların “Çileden”, Dünyanın “çivisinin” çıkması; bahsetmiş olduğumuz “Judeo-Greek” metafiziğin oluşturduğu acı meyveleridir. Zira, egemen metafizik çerçevelemede ölüm, eğer hiçliğin (Nihilizm) kapısı ise, -ki öyle- :” Ölüm dahi, eğer o, hâlâ gerçekten yaşanmamış bir yaşamın sonunu oluşturuyorsa; daha da korkunç olur. Bu nedenle, ölüm korkusu, ölümden sonrasına yönelik değil; aksine, boşa çıkan umut ve beklentilerin son bulduğunun kesinliği karşısında, ölümden öncesine ilişkin duyulan dehşeti yansıtır… Bu olasılık karşısında insanın duyduğu korku, onu vahşice korunma stratejilerine: “Ya ben; ya onlar” stratejisine, her şeyi kendi eline geçirme, her şeye sahip olma stratejisine götürür; yani kötülüğün mekanizmasının içine iter.”(Alexıus J.Bucher. “Yitirdiğimiz Suçsuzluğumuz Ya da: Özgürlüğün Saldırgan Gücü Üzerine.” Yüzyılımızda İnsan Felsefesi. Haz: İonna Kuçuradi. Ank. 1977. S 218-219.). Şu anda Dünyada yaşanan, bundan başka nedir ki?

Devamını Oku

TÜRKİYE’DE DEVLET ADAMLARI VE TOPLUMU ÇÜRÜTEN SİYASET

TÜRKİYE’DE DEVLET ADAMLARI VE TOPLUMU ÇÜRÜTEN SİYASET
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. İlhami Güler, Türkiye’de toplumun çürümesinde siyasetin etkisini ve sonuçlarını yazdı. “Türkiye’de toplumun politik bağlamda ‘Reşit’ olmadığı; sürekli Önder, Baba, Çoban, Başbuğ, Şeyh Efendi, Hoca Efendi, Lider, Karizma… aradığı bir gerçektir” diyen Güler 1950 ile 1980 arasında görev yapan Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit, Baykal gibi siyasetçileri değerlendirdi.

1.TARİHSEL ARKA PLAN

Türkiye’de toplumun politik bağlamda “Reşit” olmadığı; sürekli Önder, Baba, Çoban, Başbuğ, Şeyh Efendi, Hoca Efendi, Lider, Karizma… aradığı bir gerçektir. Ölüm taziyelerinde “Başınız sağ olsun” temennisi, “Baş, başa bağlıdır; baş da Allah’a”, “Balık, baştan kokar” ve “İmam, bilmem ne yaparsa; cemaat, ne yapar” deyimleri, bu gerçeği ortaya koyar. Arap-İslam siyasal tarihi, Muaviye’den itibaren siyaseti “Pratik ahlak” olarak değil; “Kurnazlık” olarak tescillemiştir. Meşhur “Arap Dâhileri (Duhatu’l-Arap)” diye bilinen kişiler, dürüstlükleri ile değil; kurnazlıkları ile meşhur olmuşlardır. Farabi, İbn Haldun, İbn Teymiyye… gibi düşünürlerin, siyaseti “Ahlak” olarak kurma çabaları, etkili olamamıştır. Hukuk alanında yaygın olan “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” tutumları da, merî siyasetle paralel yürümüştür. Anayasa başta olmak üzere, yasaları iplemememiz veya etrafından dönmemiz de buradan gelir. Medrese jargonunda kullanılan: “İlm-i Siyaset” kavramı da, “Deha” kavramı ile özdeştir: “Kurnazlık”. Batıda siyaseti Ahlak olarak vaz eden filozoflar, Platon ve Aristo’dur. Makyavelli ise, Kral’a yazmış olduğu “Prens” adlı kitapta siyaseti, ahlak olarak değil; kurnazlık olarak tanımladı.

2.TÜRKİYE GERÇEĞİ

Bu arka planı göz önünde tutarak Türkiye Cumhuriyeti’ne gelecek olursak, Cumhuriyeti kuran devrimci kadrolar, erken dönemde seküler bir etik telos (Vatan-perverlik) ile hareket ettiklerini söylemek mümkündür. 1950-1980 arasında iktidar olan sağ-muhafazakâr kadrolarda da dinsel bir etik telos vardı (“Halka hizmet, Hakka hizmettir”). Menderes, Demirel, Türkeş, Erbakan, Ecevit, Baykal…birer “Devlet Adamı” hüviyetine sahiptiler: “Devlet adamı, halkının yarınını/yararını; siyasetçi, kendi yarınını/çıkarını düşünür.”

Seksen ihtilalinden sonra iktidara gelen T. Özal, -muhtemelen Amerikan deneyimi ile- ilk kez “Pragmatik” bir siyasi praksis ortaya koydu. O zamana kadar her politik parti/ideoloji, kendi yolunda giderken; onun, “Dört eğilimi” birleştirmesi ve sarf etmiş olduğu: “Benim vatandaşım, işini bilir” sözü, bu –Amerikan ruhlu- politik pragmatizmini ortaya koyar. Böylece Muaviyeizm-Makyavalizm, siyasete tekrar yerleşmeye başladı: Yalan ve Talan.

O tarihlere kadar “Devlet Planlama Teşkilatı” öncülüğünde toplumun ve siyasi erkin dişini tırnağına takarak oluşturmuş olduğu Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT), “Liberal Ekonomi” gereği elden çıkarıldı. Toplum, gelirine mümasil olmayan bir “Lüks/İsraf” tüketimine sevk edildi. Döviz, “convertible” hale getirildiği gibi; ekonomi de, küresel “İsraf Ekonomisi/Kapitalizm”e eklemlendi. “Üretim ekonomisi”nden “Rant Ekonomisi”ne geçmiş olduk. Özal ve daha sonra gelen politik figürler, Batı’nın sömürü niyetli dayatmalarına karşı koymamışlardır.

Ben, yetmişli yıllarda Erzurum/Tortumda ilkokuldan önce köyde kuzu çobanlığı, orak ile ot biçme, lojistik (Babamlara yayladan köye akşam-sabah yiyecek taşıma) ve kışları akşam-sabah ahırda hayvan bakımı); ilkokula giderken de öğleye kadar Otobüs Terminalinde (Kars’ta) nane şekeri satıyor, ayakkabı boyuyor, araba yıkıyor, hamallık yapıyordum. Yazları da inşaatlarda amelelik yapıyordum.

Herkeste emek-üretim, ticaret, meslek, ustalık, uzmanlık motivasyonu vardı. Ekonomi zayıftı, Enflasyon yüksekti. Herkes, “Ayağını yorganına göre uzatıyordu”. “Yerli Malı Haftası” kutlamaları vardı. “Damlaya damlaya göl, akar gider sel olur” yani “tasarruf” bilinci vardı. Filmlerde zengin kızları, fakir oğlanlara âşık olabiliyordu. Politik ideolojiler/davalar uğruna kavgalar veriliyor; gençler ölüyordu: “Vatanım, ha ekmeğini yemişim; ha da, uğruna bir kurşun.” Bu saydıklarıma “Nostalji” deyip, burun kıvıranlar olabilir; hayır! “İnsanlar, ruhunu şeytana satmamıştı.” yorumu, daha doğrudur.

,İki binlerin başından itibaren siyasette ve ekonomide yalan ve talan giderek ivme kazandı. Rant/talan ekonomisinin, geriye giden bin yıllık bir “Ganimet Ekonomisi” tarihi vardır. Kılıç elden düşüp; (“Tüfek icat olup, mertlik bozuldu”); yağma içgüdüsü, kendi bedenine yönelir. Ganimet gelmeyince; elde ne var ne yok hepsi satıldı. Rant/İnşaat ekonomisi esas hale geldi. Siyaset, ideolojik bir “Dava” olmaktan çıkıp; ekonomik bir “kazanç-kapısı” olmaya başladı. Partiler, anonim-şirket haline geldi.

“Büyük” olmaya neden Düşünür, Şair, Âlim ve Sanatçılar değil de siyasilerin layık görüldüğü, ayrı bir soru/sorun olmakla birlikte; “Büyüklerimiz (!), genellikle siyaseti ilkesizlik-ahlaksızlık, ikiyüzlülük, yalan-dolan, dolap, kumpas, kurnazlık, dün öyle-bugün böyle, ihale, aracılık, iş-bulma, akraba kayırma, hemşehricilik… olarak icra edince; vatandaşlar da zıvanadan çıkıp başının çaresine bakıyor. Ortalık çetelerden, mafyalardan, nitelikli dolandırıcılıktan, tağşişten, adi hırsızlıktan, dijital sahtecilikten, adli emanete teslim edilen emtiaların çalınmasından nüfuz hırsızlığından… geçilmiyor. Namuslu-dürüst, vatanperver herkesi tenzih ederim.

3.KÜRESEL BAĞLAM

Bu gidişatı, “Çağın Ruhu(Zeit-Geist)ndan bağımsız olarak düşünmek, elbette imkânsızdır. Çağın Ruhu “Tanrı’nın ölümü” ve “Çölün büyümesi” (Nietzsche), “Çoraklaşma” (T. S Eliot), “Katı/Kutsal olanın Buharlaşması” (Marx), “Kutsal Kubbenin Çöküşü” (M. Weber), “Tanrı Tutulması” (M. Buber) … olarak nitelenmişti. Alman Filozofu Byung Chul Han da çağın ruhunu pratik olarak: Haz-Hız, Performans, Şeffaflık, Anlatı ve Ritüelin kayboluşu, Enformasyon, Dijitalleşme, Sabırsızlık/Aciliyet, Kumsallaşma/Bireyselleşme ve Cemiyet/Cemaatin yok olması, Akışkanlaşma… olarak niteler. Faslı düşünür Taha Abdurrahman ise, Kalbin/Ruhun/İnsanın ölümü olarak niteler. Bu perspektiften bakınca, “Fail”lerin kendileri, az hırlı olmasa da diğer taraftan, rüzgârın önündeki yaprak gibidirler veya selin önündeki kütük gibidirler.

4.SONUÇ

Bizi ancak bir Tanrı (Allah-Rahman) ve onun insana üflediği Ruh/Vicdan kurtarabilir. Tabi ihtiyaç duyup da Kur’an’ın dediği gibi, bunlara yönelebilirsek (münib). Yok eğer, sırtımızı dönmeye devam edersek (mu’rid); Sünnetullah belli: “Canınız cehenneme!” veya “İla cehenneme zümera: Cehenneme kadar yolunuz var!” (39/71).

*Prof. Dr. İlhami Güler, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim görevlisi.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.