48,9603$%0,19
55,8789€%0,29
64,9626£%0,40
6.768,87%0,75
11.017,00%0,18
03 Kasım 2026 Salı
Namuslu Olmak ve Cemil Ağabey
TÜRKİYE TIKANDI VATANDAŞ HİÇ BİR PARTİYE GÜVENMİYOR!
GÜNCEL “KELİME-İ ŞEHADET” RİSALESİ
TEMEL’ler BİN YAŞASIN
H.Z İBRAHİM: YA RAB DİRİLTİLECEĞİMİZ GÜN BENİ MAHCUP EYLEME!
İnsan, hayatı boyunca kendisine bir yer edinmeye çalışır. Bir isim, bir itibar, bir başarı, bir aile, bir miras bırakmak ister. Bazen yaptıklarının, bazen yetiştirdiklerinin, bazen de toplumun kendisi hakkındaki kanaatinin arkasına sığınır. Zamanla bütün bunları kendi varlığının güvencesi gibi görmeye başlayabilir.
Oysa insanın kendisi hakkında taşıdığı kanaatle hakikatin, Allah’ın hükmü arasında her zaman anlamlı ve önemli bir mesafe vardır.
Şuara Suresi’nde Hz. İbrahim’in duası, işte bu mesafeyi insanın önüne bütün ağırlığıyla koyar.
İbrahim A:S önce Rabbinden bağışlanma ister. Ardından kendisine hikmet verilmesini ve Salihlerle birlikte olmayı diler. Sonraki kuşaklar arasında doğrulukla anılmayı, nimetlerle dolu cennetin mirasçıları arasına katılmayı ister. Babası için bağışlanma diler. Ve nihayetinde, bütün bu dileklerin ardından şu cümleyi kurar:
Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir kavram var ‘’Mirasçı’’
Orası, yani Cennet kişinin salt amelleri ile değil bir merhamet, bir bağışlanma ile kavuşulabilecek bir makam ve mekân olduğudur!
“Diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (Şuara, 26:87)
Bu cümle üzerinde durmak gerekir. Çünkü bunu söyleyen sıradan bir insan değil, Allah’ın elçisi İbrahim’dir. İnsanlığın büyük peygamberlerinden biri, hakikati arayan ve tevhidi savunan bir elçi, Allah’a yakınlığıyla tanıdığımız bir şahsiyet…
Fakat o, bu konumunu bir dokunulmazlık belgesine dönüştürmez.
Elçiliğini, ahiret günündeki hesabın dışında kalacağına dair bir güvence olarak sunmaz. Kendisini insan olmanın, Allah’a muhtaç olmanın ve nihai hükmün Allah’a ait bulunmasının dışında görmez.
İşte ayetin sarsıcı tarafı burada başlar.
İnsanın kendisine verdiği değer, Allah katındaki hükmü değildir!
Zaten insan kendisini müstağni, yeterli gördüğü anda kaybeder!
İbrahim’in duasında dikkat çekici bir sıralama vardır.
Önce bağışlanma ister; çünkü insanın geçmişiyle yüzleşmesi gerekir. Hikmet ister; çünkü yalnızca yaşamak değil, doğruyu görebilmek de önemlidir. Salihlerle birlikte olmayı ister; çünkü insanın kimlerle yürüdüğü, nasıl bir karakter inşa ettiğini etkiler. Sonraki kuşaklar arasında güzel ve doğru bir şekilde anılmayı diler; çünkü insanın dünyada bıraktığı iz de önemlidir. Cennetin nimetlerine kavuşmayı ister; çünkü hayatın nihai ufku dünya ile sınırlı değildir.
Ama bütün bunlardan sonra, belki de duanın en insani ama aynı zaman da en çarpıcı cümlesini söyler:
“Beni mahcup etme!”
Ben şeyhim, Gavs, Evliya..! Kendim ne kelime, şunca insanı, gurubu, camia ve cemaati bile kurtarırım! İddiasında ki pespayelik, tüm çıplaklığıyla ve üstelik İbrahim eli ve diliyle gözler önüne serilir,1
Sanki insanın bütün başarılarının, bütün iyi niyetlerinin, bütün toplumsal itibarının ve bütün güzel hatıralarının ötesinde bir kapı açılmaktadır. O kapının ardında ne servet vardır ne unvan ne de insanın kendisi hakkında oluşturduğu büyük anlatı.
Orada, Allah’ın huzurunda bulunmak vardır ve o gün hüküm Allah’ındır!
İbrahim, dünyada güzel anılmayı istemiştir; fakat güzel anılmanın ahiretteki durumunu belirlemeye yetmeyeceğini de bilir. İnsanların kendisi hakkında olumlu düşünmesi, Allah katındaki hükmün yerine geçmez. Toplumun takdiri, ilahî değerlendirmenin alternatifi değildir. Ve ayrıca güzel anılmanın içeriğini kendisi değil Allah’ın belirlemesini ve Allah’ın yönlendirmesini talep etmektedir.
Buna rağmen bu dua, insanın kendi kendisine verdiği değeri mutlaklaştırmasına karşı derin bir uyarıdır.
Bir resulün tevazusu ve insanlığın önüne konulan ölçü
Burada çok önemli bir incelik bulunuyor: İbrahim’in bu duası, onun mutlaka mahcup olacağı veya kurtuluşundan kuşku duyduğu anlamına gelmez. Ayet, bir peygamberin ahiret gününde Allah’ın hükmüne olan bağlılığını ve O’na duyduğu ihtiyacı dile getirir.
Peygamberlik, insanı Allah’tan bağımsızlaştıran bir makam değildir. Tam tersine, Allah’a kulluğun, sorumluluğun ve teslimiyetin ne demek olduğunu gösteren bir konumdur.
İbrahim’in kendisini bu duanın içinde tutması, bize çok önemli bir ahlaki ölçü sunar: İnsan, başkalarına hakikati anlatırken kendisini o hakikatin dışında bırakamaz.
Başkalarının hatalarını gören, toplumu eleştiren, adaletten söz eden, doğruluğu savunan insan önce kendi varlığını da aynı ölçünün karşısına koyabilmelidir. Çünkü hakikat, yalnızca başkalarını değerlendirmek için kullanılan bir araç değildir. İnsanın kendisini de değerlendirmesini gerektirir.
Bir peygamberin duasında gördüğümüz bu tevazu, insanın kendi ahlaki konumunu sorgulamasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Kur’an’ın bu duayı bize aktarması tesadüfi bir ayrıntı değildir
Şimdi meselenin belki de en çarpıcı tarafına gelelim.
Kur’an, İbrahim’in bu duasını yalnızca tarihsel bir hatıra olarak nakletmez. Şuara Suresi’nin 69. ayetinde Peygamberimize, İbrahim’in haberini insanlara anlatması emredilir:
“Onlara İbrahim’in haberini oku.”
Ardından İbrahim’in sorgulaması, inancı, Rabbini tanımlayışı ve duaları aktarılır. Bu anlatımın içinde 87. ayetteki o son derece içten yakarış da yer alır.
Burada Kur’an’ın anlatımındaki büyük pedagojik ve ahlaki ciddiyeti görmek gerekir.
İnsanlığa hakikati bildirmekle görevlendirilmiş bir peygamberin, kendi akıbeti konusunda Allah’a yönelttiği dua, başka insanlara da ulaştırılmak üzere vahyin içinde korunur. Böylece İbrahim’in yalnızca Tevhid mücadelesi değil, Allah karşısındaki kulluk bilinci de örnek hâline gelir.
Bu, son derece anlamlı bir Kur’an’î bildirimdir.
Çünkü Kur’an, insanlara yalnızca nasıl inanacaklarını değil, inançlarının içinde kendilerini nasıl konumlandıracaklarını da gösterir. İbrahim’in duasını duyurmakla bize adeta şunu düşündürür:
Hakikati savunmak, insanı kendisini sorgulamaktan muaf tutmaz. Allah’a yakınlık iddiası, gerçeğin de böyle olduğu ve Allah’a olan ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez!
Üstelik bu sözün bir peygamberin dilinden aktarılması, mesajın ağırlığını daha da artırır. İnsan, kendi makamına, bilgisine, geçmişine veya başarılarına dayanarak ahiret karşısında kendisine dokunulmazlık tanıyamaz.
En büyük tehlike: İnsanın kendisini hesap dışı görmesi
Belki de insanın en büyük ve tehlikeli yanılgılarından biri kendisini, partisini, liderini, camia ve cemaatini sürekli başkalarının hataları üzerinden tanımlamasıdır.
Kendisi/kendileri doğru taraftadır, başkaları yanlıştır. Kendisi hakikati temsil etmektedir, başkaları sapmıştır. Kendisi iyi niyetlidir, başkaları kötü niyetlidir. Böylece insan, farkında olmadan kendisini sorgulamanın dışına çıkarır.
Oysa İbrahim’in duası, bu psikolojik konforu bozar.
Bir peygamber bile Allah’ın huzurunda mahcup olmamayı diliyorsa, sıradan insanın kendi iyiliğinden, bilgisinden, dindarlığından veya toplumsal itibarından hareketle kendisine kesin bir güvence üretmesi nasıl mümkün olabilir?
Bu soru insanı küçültmek için değil, insanın kendisini doğru yere koymasını sağlamak içindir.
İbrahim’in duasında korku vardır ama umutsuzluk yoktur. Tevazu vardır ama değersizlik duygusu yoktur. Sorumluluk bilinci vardır ama Allah’ın rahmetinden kopuş yoktur.
İnsan, Allah’a güvenebilir; fakat bu güveni kendi kusursuzluğuna duyduğu güvene dönüştürmemelidir.
En keskin söz: İnsan esasen, kendi hikâyesinin de hesabını vermeye hazır olmalıdır!
Şuara Suresi’nin 83–89. ayetleri arasında İbrahim’in duası, insanın bütün hayatını kapsayan bir anlam dünyası kurar: Hikmet, Salihlerle beraberlik, güzel bir iz, cennet umudu, bağışlanma ve nihayetinde mahcup olmama dileği…
Bütün bunların merkezinde ise insanın Allah karşısındaki gerçek konumu vardır.
Allah ve kul, İlah ve ibadet, Halik ve mahlûk! İslam, teslim ve Müslüman!
Dünyada güzel anılabiliriz. Başarılı olabiliriz. İnsanlar bizi örnek gösterebilir. İyi işler yapmış, doğru mücadeleler vermiş olabiliriz. Fakat bunların hiçbiri, insanın kendisini nihai hükmün sahibi yerine koymasına izin vermez.
İbrahim’in duası, bize yalnızca iyi bir insan olmayı değil, iyiliğimizden emin olduğumuz anlarda bile kendimizi sorgulayabilmeyi öğretiyor.
Belki de bu yüzden Kur’an, bir peygamberin şu duasını bütün insanlığa duyuruyor:
“Diriltilecekleri gün beni mahcup etme!”
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, kendisini ne kadar yücelttiğinde değil; Allah’ın huzurunda ne kadar samimi, ne kadar sorumlu ve ne kadar mütevazı olabildiğinde saklıdır.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en ciddi soru şudur:
Başkalarının önünde nasıl göründüğümden çok, Allah’ın huzuruna nasıl bir insan olarak çıkacağım?
SAYGI, MİNNET VE ÖZLEMLE…
Bazı sevgiler vardır; karşılık beklemez. Bazı emanetler vardır; taşıması ağır, terk etmesi imkânsızdır. Bazı değerler vardır ki insan, kendisine sırtını dönenlere rağmen onlardan vazgeçmez. Çünkü o değerler artık yalnızca bir düşünce değil, bir vicdan meselesidir.
Cumhuriyet, işte böyle bir emanettir.
Sen çok yaşa Cumhuriyet! Sana sırtını dönenlere, kıymetini bilmeyenlere, nimetlerinden yararlanırken sana borçlu olduğunu unutanlara rağmen sen çok yaşa!
Çünkü sen, yalnızca bir yönetim biçimi değilsin. Sen, bu milletin küllerinden doğan umudusun. Sen, bir zamanlar karanlığın ortasında yanan bağımsızlık meşalesi, yoksulluğun içinden yükselen hürriyet çığlığı, bir milletin kendi kaderine sahip çıkma iradesisin.
Senin doğduğun topraklarda insanlar, bir zamanlar kendi vatanlarında hür yaşayıp yaşamayacaklarını bilmiyordu. Yokluk vardı, yoksulluk vardı, savaşların tükettiği bedenler, acıların yorduğu yürekler vardı. Nice evladını toprağa vermiş bir millet, elinde kalan son imkânlarla ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Ve o millet, bütün imkânsızlıklara rağmen diz çökmedi.
Çünkü bir milletin elinden her şey alınabilir; toprağı işgal edilebilir, şehirleri yakılabilir, evlatları cephelerde tüketilebilir. Ama o millet özgürlüğüne inanıyorsa, bağımsız yaşama iradesini yüreğinde taşıyorsa onu sonsuza kadar esir tutamazsınız.
İşte Cumhuriyet, o inancın adıdır.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının öncülüğünde verilen mücadele, yalnızca bir toprak parçasını kurtarma mücadelesi değildi. Aynı zamanda bir halkın kendi geleceğini belirleme, kendi iradesini ortaya koyma ve insan onuruna yaraşır bir hayat kurma mücadelesiydi.
Cumhuriyet, o mücadelenin ardından yükselen tarihî bir söz oldu:
Bu ülkenin sahibi bir avuç insan değil, bu ülkenin bütün yurttaşlarıdır!
Kimsenin doğuştan efendi, kimsenin doğuştan kul olmadığı; insanların soylarına, inançlarına, servetlerine ya da mensup oldukları çevrelere göre değil, yurttaşlık hakları ve insanlık onurlarıyla değer gördüğü bir ülke idealinin adıydı Cumhuriyet.
Ve biz, bugün hâlâ o büyük idealin gölgesinde nefes alıyorsak, geçmişin fedakârlıklarına çok şey borçluyuz.
Peki, insan en çok neye üzülür, biliyor musunuz?
Kendisine yapılan haksızlığa mı?
Bazen…
Kaybettiği imkânlara mı?
Elbette…
Ama insanı en derinden yaralayan şey, uğruna büyük bedeller ödenmiş değerlerin, onları koruması gereken ellerde incitildiğini düşünmektir.
Cumhuriyet’in sunduğu imkânlardan yararlanıp Cumhuriyet’in temel değerlerini küçümseyenleri gördüğümüzde içimiz burkuluyorsa bundandır. Eşitlikten, özgürlükten ve yurttaşlık haklarından faydalanırken başkalarının aynı haklara sahip olmasını istemeyenlerle karşılaştığımızda yüreğimiz sızlıyorsa bundandır.
Cumhuriyet’in nimetlerinden yararlanıp onun kendilerine kazandırdığı sorumlulukları unutanlara bakarken insanın aklına aynı soru geliyor:
Bir emanete sahip çıkmak, yalnızca onun nimetlerinden faydalanmak mıdır; yoksa o emaneti kendinden sonra gelecek kuşaklara da onuruyla teslim etmek midir?
Cumhuriyet, kimsenin kişisel mülkü değildir. Hiçbir partinin, hiçbir zümrenin, hiçbir inanç grubunun tekelinde değildir. Bir siyasi iktidarın lütfu hiç değildir.
Cumhuriyet, hepimizin ortak evidir.
O evin penceresinden kimisi umutla bakar, kimisi geleceğini arar, kimisi evladının yarınları için dua eder. Kimisi emeğiyle geçinir, kimisi iş arar, kimisi alın terinin karşılığını bekler. Kimisi farklı bir inanca sahiptir, kimisi farklı bir düşünceye…
Ama hepsinin eşit yurttaşlık hakkı vardır.
Çünkü Cumhuriyet’in büyüklüğü, yalnızca kendisine benzeyenleri korumasında değil, farklılıklarıyla birlikte bütün yurttaşlarına eşit haklar tanıyabilmesindedir.
Ve işte tam da burada, insanın boğazına bir düğüm oturuyor.
Sana ihanet edenlere inat, sen çok yaşa Cumhuriyet!
Seni anlamayanlara inat…
Seni yalnızca bir kelimeden ibaret görenlere inat…
Senin sağladığın özgürlükleri başkalarından esirgeyenlere inat…
Seni kendi siyasi hesaplarının dar kalıplarına hapsetmek isteyenlere inat…
Sen çok yaşa!
Ama senin büyüklüğün, yalnızca sana haksızlık ettiğini düşündüğümüz insanlara karşı duyduğumuz öfkeden gelmiyor. Asıl büyüklüğün, o insanları bile hukuk içinde yaşatabilen, haklarını koruyabilen, insanca bir hayat sürmelerine imkân tanıyabilen bir düzenin adı olmandan geliyor.
Çünkü Cumhuriyet’in ahlakı, intikam almak değil; adaleti ayakta tutmaktır.
Cumhuriyet’in gücü, kendisine karşı çıkanları susturmak değil; herkesin özgürce konuşabileceği bir hukuk düzenini korumaktır.
Cumhuriyet’in asaleti, kendisine haksızlık ettiğini düşündüğü insanları yoksulluğa mahkûm etmek değil; onların da refahını, güvenliğini ve insan onurunu güvence altına almaktır.
İşte bu yüzden, sana ihanet ettiğini düşündüğümüz insanları bile korumak, kollamak ve müreffeh bir hayat yaşamalarını sağlamak için sen çok yaşa Cumhuriyet!
Çünkü sen, yalnızca seni sevenlerin değil, seni sevmeyenlerin de haklarını koruyabildiğin ölçüde büyüksün.
Bir insanın hakkını savunmak için onunla aynı düşüncede olmak zorunda değiliz. Bir insanın özgürlüğünü savunmak için onunla aynı inancı paylaşmamız gerekmez. Bir yurttaşın adil yargılanma hakkını savunmak için onun siyasi görüşünü benimsememiz şart değildir.
Hukuk, tam da bu nedenle vardır.
Adalet, yalnızca sevdiğimiz insanlara gösterdiğimiz bir lütuf değildir. Adalet, sevmediğimiz insanlara karşı da vazgeçmediğimiz bir ilkedir.
Eğer bir gün adaleti yalnızca kendimizden olanlar için istersek, eğer özgürlüğü yalnızca bizim gibi düşünenlere layık görürsek, eğer insan onurunu siyasi aidiyetlere göre tartmaya başlarsak, savunduğumuzu söylediğimiz değerlerin içini kendi ellerimizle boşaltmış oluruz.
Cumhuriyet’i yaşatmak, işte bu sınavı her gün yeniden verebilmektir.
Ey Cumhuriyet!
Senin gölgende büyüyen çocukların gözlerine bakıyorum.
Kimi doktor olmak istiyor, kimi öğretmen, kimi mühendis, kimi bilim insanı… Kimi de yalnızca ailesiyle huzurlu bir hayat sürmek, emeğiyle geçinmek, geleceğinden korkmadan yaşamak istiyor.
Hepsinin hayali farklı olabilir. Ama hepsinin ortak bir hakkı var: İnsan onuruna yaraşır bir hayat yaşamak.
Bir çocuğun geleceği, doğduğu ailenin servetine mahkûm olmamalı. Bir gencin hayalleri, tanıdığı insanların sayısıyla ölçülmemeli. Bir yurttaşın hakkı, hangi kapıyı çalabildiğine göre değişmemeli.
Liyakat, adalet ve fırsat eşitliği, yalnızca güzel konuşmalarda anılan kelimeler olarak kalmamalı. Hukuk, güçlü olanın önünde eğilmemeli. Devlet, yurttaşları arasında ayrım yapmamalı. Kamu makamları kişisel çıkarların değil, toplumun ortak yararının hizmetinde olmalı.
Çünkü Cumhuriyet’in gerçek anlamı, bir bayrağın altında yaşamaktan ibaret değildir. O bayrağın altında herkesin eşit yurttaşlık onuruna sahip olabilmesidir.
Cumhuriyet’in gerçek anlamı, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zaferi anmak değildir. O zaferin bize yüklediği sorumluluğu bugün de taşıyabilmektir.
Ve Cumhuriyet’in gerçek anlamı, yalnızca Atatürk’ün adını saygıyla anmak değildir. Onun bağımsızlık, akıl, bilim ve çağdaşlaşma hedeflerini hayatın içinde yaşatabilmektir.
Bir ülkenin geleceği, geçmişinin kahramanlarını ne kadar yüksek sesle andığı kadar, onların uğruna mücadele ettiği değerleri ne kadar koruduğuyla da ölçülür.
Bazen düşünüyorum da…
Mustafa Kemal Atatürk, bugün bu ülkenin sokaklarında dolaşabilseydi, hangi çocuğun gözlerinde umudu, hangi gencin yüzünde kaygıyı, hangi annenin yüreğinde gelecek korkusunu görürdü?
Yıllar önce bağımsızlık uğruna mücadele eden insanların torunlarının, bugün özgürlüklerini ve haklarını tartışmak zorunda kalmasına ne derdi?
Elbette bunlar, cevabını kesin olarak bilemeyeceğimiz sorular.
Ama bildiğimiz bir şey var: Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük miras, yalnızca geçmişin hatırası değil; aklımızı kullanma, özgür düşünme, ülkemizi geliştirme ve bağımsızlığımızı koruma sorumluluğudur.
Onu sevmek, yalnızca fotoğrafının önünde saygıyla durmak değildir.
Onu sevmek, bu ülkenin çocuklarının iyi eğitim almasını istemektir.
Onu sevmek, bir yurttaşın hakkını ararken korkmamasını istemektir.
Onu sevmek, bilimin ışığını karanlığa tercih etmektir.
Onu sevmek, kimsenin inancı ya da inançsızlığı nedeniyle hor görülmediği, kimsenin düşüncesi yüzünden yurttaşlık haklarından mahrum bırakılmadığı bir ülke için çalışmaktır.
Ve belki de en önemlisi, onun bize emanet ettiği Cumhuriyet’i yalnızca sözlerimizle değil, davranışlarımızla da savunabilmektir.
SEN ÇOK YAŞA CUMHURİYET!
Sana sırtını dönenlere rağmen…
Sana haksızlık ettiğini düşündüğümüz insanlara rağmen…
Seni anlamayanlara, seni küçümseyenlere, değerini bilmeyenlere rağmen…
Sen çok yaşa!
Çünkü biz, sana duyduğumuz sevgiyi birilerinden nefret ederek değil, bu ülkenin bütün insanlarının daha özgür, daha adil ve daha huzurlu yaşamasını isteyerek büyütmek istiyoruz.
Çünkü biz, sana duyduğumuz minneti başkalarının haklarını ellerinden alarak değil, herkesin hakkını koruyarak göstermek istiyoruz.
Çünkü biz, sana duyduğumuz bağlılığı yalnızca geçmişi anarak değil, geleceği kurarak kanıtlamak istiyoruz.
Sana ihanet ettiğini düşündüğümüz insanları bile adaletin güvencesi altında yaşatmak, onların da çocuklarına umutlu bir gelecek bırakabilmelerini istemek, senin büyüklüğüne duyduğumuz inancın bir parçasıdır.
Zira Cumhuriyet, intikamın değil adaletin; ayrıcalığın değil eşitliğin; korkunun değil özgürlüğün; cehaletin değil aklın ve bilimin yanında durduğu ölçüde yaşayacaktır.
Ve biz biliyoruz ki bir ülkeyi güçlü yapan, yalnızca sınırlarını koruması değildir. O sınırlar içinde yaşayan her insanın onurunu koruyabilmesidir.
Bir milleti büyük yapan, yalnızca geçmişte kazandığı zaferler değildir. O zaferlerin anlamını gelecek kuşaklara taşıyabilmesidir.
Bir Cumhuriyet’i yaşatan da yalnızca kuruluş yıl dönümlerinde yükselen sesler değildir. Adalet isteyen bir yurttaşın yanında durabilmek, haksızlığa uğrayanın hakkını savunabilmek ve kendimizden olmayanın özgürlüğünü de kendi özgürlüğümüz kadar değerli görebilmektir.
İşte bu yüzden…
SEN ÇOK YAŞA CUMHURİYET, SEN ÇOK YAŞA!
Sana ihanet ettiğini düşündüğümüz insanlara bile adaletinle sahip çıkabilmen için…
Bu ülkenin her çocuğuna umut, her yurttaşına özgürlük, her hanesine huzur, her insanına onurlu bir yaşam sunabilmen için…
Seni bir kişinin, bir partinin ya da bir zümrenin değil, seksen altı milyonun ortak emaneti olarak yaşatabilmek için…
SEN ÇOK YAŞA!
İlk günkü bağımsızlık ruhuyla, eşit yurttaşlık inancıyla, adalet ve özgürlük idealiyle sonsuza kadar yaşa!
SAYGIYLA…
MİNNETLE…
ÖZLEMLE…
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E VE CUMHURİYET’İ BİZE EMANET EDENLERE…
Türkiye’de artık bir devletten bahsetmek neredeyse imkânsız. Türkiye’de artık ahlaktan bahsetmek neredeyse imkânsız. Türkiye’de artık hukuktan bahsetmek nerdeyse imkânsız. Diyanetin ’in, Hacc, umre ve hatta Filistin için toplanan hayır ve yardım paralarının bile Fon adı altında iç ve hiç edildiği bir yerde çürümenin boyutlarını tespit edebilmekte imkansız.
Bazı skandallar vardır; yalnızca parayı değil, insanın devlete, kurumlara, hukuk ve adalete olan inancını da tüketir. Bazı iddialar vardır; yalnızca bir bilançoyu değil, toplumun vicdanını da taa temelden sarsar. Bazı olaylar vardır ki insanı şu soruyla baş başa bırakır: Bu ülkede artık hiçbir kutsal değer, hiçbir emanet ve hiçbir insanın alın teri dokunulmaz değil mi? Her şey ve herkes bu kadar mı başıboş!
Türkiye’yi sarsan fon soruşturması, bugün yalnızca yatırımcıların kayıpları üzerinden tartışılabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Türkiye Sigorta’nın milyarlarca liralık yatırımları, İşsizlik Sigortası Fonu’nun finansal piyasalardaki işlemleri, Takasbank üzerinden gerçekleşen borçlanmalar ve Türkiye Diyanet Vakfının yatırımlarına ilişkin iddialar, kamuoyunun önüne son derece ağır sorular koymaktadır.
Bu soruların cevabı verilmeden, şeffaflık sağlanmadan ve kamu kaynaklarının akıbeti bütün açıklığıyla ortaya konulmadan toplumun yüreğine su serpilemez ve toplumun iktidar, devlet, kamu kurumları ama özellikle de yargı ve yargısal kurumlar ile bağın yeniden tesisi imkan dışına çıkacaktır.
Çünkü burada tüketilen, çalınan, harcanan ve yıkılan para ve yalnızca rakamlardan ibaret değildir.
İşsizlik Fonu söz konusu olduğunda işini kaybetmiş insanın geleceği, kamu kaynakları söz konusu olduğunda milletin hakkı, hayır bağışları söz konusu olduğunda ise insanların inançlarıyla, merhametleriyle ve Allah rızasını kazanma umuduyla yaptığı fedakârlıkların harcanması, tüketilmesi iç edilmesi ve yok edilmesi vardır.
İşte asıl mesele budur: Bir ülkede para kaybedilebilir; fakat emanete duyulan güven kaybedilirse, o kaybın bedeli hiçbir bilanço tablosuna sığmaz!
Bir vatandaş düşünün…
Belki emekli maaşından artırdığı birkaç yüz lirayı bir yardım kampanyasına bağışlıyor. Belki çocuğunun rızkından kısıyor, mutfak masrafından fedakârlık ediyor. Belki umreye gitmek için yıllarca biriktirdiği paranın bir bölümünü hayra ayırıyor. Belki Gazze’de bombaların altında yaşam mücadelesi veren çocukların bir lokma ekmeğe, bir yudum suya ulaşabilmesi için elindeki imkânı paylaşıyor.
O insanın niyeti bellidir: Allah rızası için yardım etmek, bir mazluma ulaşmak, bir yetimin yüzünü güldürmek, insanlığın kanayan yarasına merhem olmak…
Peki, o paranın hangi işlemlerde değerlendirildiğini bilmek istemesi çok mu?
Bağışının yerine ulaşıp ulaşmadığını sorması çok mu?
Emanet ettiği paranın akıbetini öğrenmek istemesi suç mu?
Elbette değil!
Aksine, bunlar en doğal ve en meşru sorulardır. Çünkü hayır amacıyla toplanan bir para, onu teslim alan kişi veya kurumun sınırsız tasarrufuna bırakılmış bir servet değildir. O para, belirli bir amaç için teslim edilmiş emanettir. Emanetin gereği ise onu korumak, amacına uygun kullanmak ve hesabını verebilmektir.
Kur’an-ı Kerim, Nisâ Suresi’nin 58. ayetinde emanetlerin ehline verilmesini ve insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesini emreder.
Bu ayet, yalnızca camilerin duvarlarına asılacak güzel bir söz değildir. Bir toplumun yönetiminde, kurumlarında, ticaretinde ve insan ilişkilerinde yaşaması gereken ahlaki bir ölçüdür, manifestodur ve tüm kanun ve uygulamaların en merkezi ve temelidir.
Öyleyse sormayalım mı?
Emanet, yalnızca vatandaşın devlete karşı yükümlülüğü müdür? Hesap verme sorumluluğu yalnızca sıradan insanlara mı aittir? Makam sahipleri, yöneticiler ve kamu kaynaklarını yönetenler bu ilahi uyarının dışında mıdır?
Hele hele de kendisini dindar bir parti ve tabanını da muhafazakâr bir kitle olarak tanıtan ve bu iddia üzerinden siyaset yapan AKP bu İlahi uyarı, ikaz ve yaptırımların dışında mıdır?
Hayır!
Kim olursa olsun, hangi makamda oturursa otursun, hangi kurumun kapısından içeri girerse girsin; emanetin hesabını vermek zorundadır.
Burada kimseyi peşinen suçlu ilan etmiyoruz. Soruşturmanın sonucunu beklemek, hukukun gereğidir. Ancak soruşturma sürüyor diye soruları ve soranları susturmak da doğru değildir. Suçlamaları reddetmek, kamuoyunun merak ettiği bütün soruları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
İhtiyaç duyulan şey açıktır: Şeffaflık, bağımsız inceleme ve hesap verebilirlik.
Çünkü emanetin hesabını sormak dine saldırı değildir; bilakis dinin, İslam ve Müslüman olmanın ve dolayısıyla emaneti koruma sorumluluğunun gereğidir.
Bugün insanın yüreğini en fazla burkan meselelerden biri, Türkiye Diyanet Vakfının yatırımlarına ilişkin iddialardır.
Tüm haber kanallarında, özellikle Gazze için toplanan bağışların sorunlu fonlara yatırıldığı ve zarar edildiği yönünde iddiaların bulunduğu aktarılıyor. Türkiye Diyanet Vakfı ise bu suçlamaları reddediyor; tek fon yatırımının faizsiz finans ilkelerine uygun TLK fonu olduğunu ve bu yatırımdan zarar etmediğini belirtiyor. Yönetim kadrosundaki görev değişikliklerinin de soruşturmayla bağlantılı olmadığını ifade ediyor. Kamuoyunun bu açıklamalardan yana tatmin olduğunu söylemek kafayı kuma gömmekten farksızdır.
Burada yapılması gereken, doğrulanmamış iddiaları kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak değildir. Yapılması gereken, Gazze için toplanan bağışların akıbetini belgelerle ortaya koymaktır.
Hangi tarihte ne kadar bağış toplandı?
Bu bağışların ne kadarı doğrudan yardım faaliyetlerine aktarıldı?
Bağışların bir bölümü finansal araçlarda değerlendirildiyse hangi karar doğrultusunda, hangi şartlarla ve hangi risk değerlendirmesiyle bu işlem yapıldı?
Yardımların kullanımına ilişkin denetim raporları kamuoyuna sunulacak mı?
Bu soruların her biri açık, anlaşılır ve belgeli cevapları hak ediyor. Diyanet gibi bir kurumun hem halka ve hem de Allah’a hesap vermesi gerektiği gerçeğinden hareketle ciddi bir mecburiyet ve sorumluluk altındadır.
Çünkü Gazze, bir yatırım tablosundaki sıradan bir kalem değildir. Gazze, çocukların açlıkla, annelerin evlat acısıyla, ailelerin yıkılmış evlerin arasında hayatta kalma mücadelesiyle anıldığı bir insanlık dramıdır. Bu nasıl bir savrulma ve bu nasıl bir çürümedir??
Oraya yardım gönderen vatandaşın parası, yalnızca ekonomik bir değer taşımaz; onun vicdanını, merhametini ve inancını da temsil eder.
Böyle bir emanetin nasıl değerlendirildiği sorulduğunda kimse bu soruları gereksiz bir tartışma olarak göremez.
Bir mazlumun yarasına merhem olsun diye verilen para, akıbeti sorulduğunda sessizlikle karşılanmamalıdır.
Kur’an-ı Kerim’in Enfâl Suresi 27. ayetinde, iman edenlere Allah’a, Peygamber’e ve kendilerine emanet edilenlere ihanet etmemeleri yönünde uyarı yapılır.
Eğer her şey usulüne uygunsa belgeler ortaya konulsun, sorular cevaplandırılsın ve şüpheler giderilsin. Yok eğer ihmal veya usulsüzlük varsa kimsenin makamına, unvanına ya da siyasi yakınlığına bakılmaksızın ortaya çıkarılsın.
İmanın ve kurumun sorumluluğu ve gereği yalnızca suçlamaları reddetmek değil; insanların haklı sorularına güvenilir cevaplar verebilmek vermektir.
Fon soruşturmasının bir diğer boyutu da İşsizlik Sigortası Fonu üzerinden yürütülen işlemlerdir.
Haberde aktarılan bağımsız denetim raporlarına göre, İşsizlik Sigortası Fonu’nun Takasbank Para Piyasası üzerinden finansal kuruluşlara verdiği borçların 30 Haziran 2026 itibarıyla geri ödenmemiş anapara bakiyesi 2,3 milyar liraya ulaşmıştır. Aynı haberde, işlemlerin geçmiş dönemlerde daha yüksek bakiyelere çıktığı ve TERA Menkul Değerler üzerinden yürütülen işlemlerin de tartışma konusu olduğu belirtilmektedir.
Burada çok önemli bir ayrımı korumak gerekir: Bir finansal piyasada borç verme işlemi yapılmış olması, tek başına kamu zararının oluştuğunu veya belirli bir kuruma doğrudan kaynak aktarıldığını kanıtlamaz. Bunun tespiti için işlemlerin ayrıntıları, sözleşmeler, teminatlar, vade koşulları ve geri ödeme durumu incelenmelidir.
Ancak tam da bu nedenle kamuoyunun açık bilgilendirmeye ihtiyacı vardır.
İşsizlik Sigortası Fonu, adı üzerinde, işini kaybeden insanlara destek olmak amacıyla oluşturulmuş bir fondur.
İşini kaybeden bir işçinin eline geçecek ödeme, onun için çoğu zaman bir istatistikten ibaret değildir. Kirasıdır, mutfak masrafıdır, çocuğunun okul ihtiyacıdır, iş bulana kadar ailesini ayakta tutabilmesidir.
O hâlde şu soruların cevabı verilmelidir:
İşsizlik Fonu hangi finansal işlemlere, hangi koşullarla kaynak aktardı?
Bu işlemlerde kullanılan teminatlar nelerdi?
Teminatların güncel ve gerçekçi değerleri bağımsız biçimde değerlendirildi mi?
Geri ödenmemiş tutarların tahsilat takvimi nedir?
İşlemlerde görev alan kurum ve aracı kuruluşların sorumlulukları nelerdir?
Bunlar bir siyasi tartışmanın malzemesi değil, kamu kaynaklarını korumanın temel gereklilikleridir.
İşçinin alın teriyle oluşan kaynakların her kuruşu, en az o işçinin geleceği kadar değerlidir.
Türkiye Sigorta’nın 35 milyar liralık yatırım fonuna ilişkin soru işaretleri de giderilmelidir.
Haberlerde, bu tutarın ne kadarının TERA Portföy’de değerlendirildiğinin ve ne kadarının tasfiye sürecinde kaldığının bilinmediği aktarılıyor. Ayrıca şirketin finansal tablolarında Ziraat Portföy Yönetimi A.Ş. ile ilişkili finansal varlıkların 30 Haziran itibarıyla 16 milyar 729 milyon lirayı aştığı belirtiliyor. Bu rakamlar Türkiye gibi halkı son derece fakir bir ülkede kıyametin kopuşu gibidir.
Önemli olan, paranın nerede değerlendirildiğinin, hangi risklerin alındığının ve mevcut durumun ne olduğunun açıkça ortaya konulmasıdır..
Bir kurumun itibarı, soruların hiç sorulmamasıyla korunmaz. İtibar, sorular sorulduğunda gerçeği saklamadan cevap verebilme cesaretiyle korunur.
Haberlerde, fon soruşturması kapsamında Enver Geçgel ve Feridun Geçgel’in TMSF’nin gönüllü iade hesabına 5 milyar lira ödemesinin ardından mal varlıkları üzerindeki tedbir kararının kaldırıldığı aktarılıyor. Ayrıca Melis Sütşurup ve Cihan Sütşurup’un avukatlarının, TERA fonlarından elde ettikleri belirtilen kazançları iade etmek istediklerini savcılığa bildirdikleri ifade ediliyor.
Bu gelişmeler, soruşturmanın mali boyutunda önemli bir yer tutuyor. Ancak burada da hukuki kavramları birbirine karıştırmamak gerekiyor. Ayrıca iade işlemlerinin, verilmiş ifadelerin de gerçekçi şekilde belgelenmesi ve hatta girişler, çıkışlar, ifade metinleri ve elbette para iadeleri yayınlanmalıdır.
Ayrıca bir tutarın iade edilmesi, tek başına bütün hukuki sorumlulukların sona erdiği anlamına gelmez. Mal varlığı üzerindeki tedbirin kaldırılması da kendi başına kişinin suçlu veya suçsuz olduğuna ilişkin kesin hüküm değildir ve bu ciddi bir hukuki teftiş sonrası verilebilecek karardır. Bunlar, ilgili mevzuat ve soruşturmanın koşulları içinde değerlendirilmesi gereken hukuki gelişmelerdir.
Bununla birlikte kamuoyunun sormaya hakkı olan bir soru daha var:
Geri kazanılan paralar, mağdurların zararlarının giderilmesine nasıl katkı sağlayacak?
Yüz binlerce yatırımcının parasını kaybettiği belirtilen bir olayda, geri kazanım sürecinin şeffaf, denetlenebilir ve adil biçimde yürütülmesi hayati önem taşır.
Birilerinin parasını geri vermeye başlaması elbette olumlu bir gelişme olabilir. Fakat asıl mesele mağdur kavramı ve mağdur tespitidir!
Bu tespit ahlaki ve hukuk ölçüleri üzerinden alınmalıdır ve yapılmalıdır. Kazanan kişiler kazandıklarını halk ile paylaşmayacaklarına göre her kaybın faturası zaten fakir olan bu milletin sırtına vurulmamalıdır.
Çünkü adalet, yalnızca paranın bir hesaba yatırılmasıyla tamamlanmaz. Adalet; hak sahibinin hakkına ulaşmasıyla birlikte daha da temel de hak sahibi ve mağdur tespitindedir. Sorumlulukların hukuk çerçevesinde belirlenmesi ve aynı tür mağduriyetlerin tekrar yaşanmaması için gerekli önlemlerin alınmasıdır.
Elbette bir başka sarsılmaz ilke daha devreye girmekte!
Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresi 8. ayeti, bir topluluğa duyulan öfkenin insanı adaletsizliğe sürüklememesi gerektiğini hatırlatır. Bu ilke, yalnızca kişiler arası ilişkilerde değil, kamuoyunun ağır suçlamalar karşısında sergilemesi gereken tutumda da önemlidir.
Kimse, yalnızca adı bir haberde geçtiği için mahkûm edilemez. Ama kimse de makamı, serveti veya bağlantıları sayesinde hukukun denetiminden muaf tutulamaz.
Ne peşin hüküm adalettir ne de güçlülerin hesap vermediği bir düzen!
İşte bütün bu tartışmaların merkezinde aynı soru duruyor: Kamu kaynakları kimin adına ve hangi sorumlulukla yönetiliyor?
Devletin kaynakları milletindir. İşsizlik Fonu’nun kaynakları, kanunla belirlenmiş amacı doğrultusunda korunması ve yönetilmesi gereken bir emanettir. Yardım amacıyla toplanan bağışlar ise bağışçının belirttiği hedefe uygun kullanılmalıdır.
Bunların hepsini aynı hukuki kategoriye koyamayız. Her birinin mevzuatı, yönetim yapısı ve denetim mekanizması farklıdır. Fakat hepsini birleştiren ortak bir ahlaki ilke vardır: Emanete saygı ve hesap verme sorumluluğu.
Kamu kaynakları söz konusu olduğunda şeffaflık talep etmek devlete düşmanlık değildir. Bir vakfın faaliyetlerini sorgulamak dine düşmanlık değildir. Yatırım işlemlerinin belgelerini istemek, peşinen suçlama yapmak anlamına gelmez.
Aksine, bunlar güveni korumanın yollarıdır.
Siyasi bir parti, yöneticileri, Diyanet veya herhangi bir dini kurum eleştiriden muaf değildir. Çünkü kurumları denetlemek Allah’a, dine veya ibadete saldırmak değil bizatihi dinin ve hukukun gereğidir.
Aynı şekilde bir kuruma yönelik iddiaları araştırmak, o kurumun temsil ettiğini söylediği inanç değerlerini hedef almak anlamına gelmez. Tam tersine, dinin adalet ve emanet ilkelerini ciddiye alan bir toplum, bu değerleri temsil ettiğini söyleyen parti ve kurumların da şeffaf olmasını ister.
Çünkü kutsallık iddiası, hesap verebilirliğin alternatifi olamaz.
Bir kurumun adında “Diyanet” bulunması, mali işlemlerinin sorulamayacağı anlamına gelmez. Aksine en çok şeffaf olması, açık ve denetlenebilir olması gereken kurumların en başında gelmektedir.
İnancı korumanın yolu, soruları ve sornları susturmak değil; inancın temelindeki adalet ve dürüstlük ilkelerine bağlı kalmaktır.
Kur’an-ı Kerim, Mutaffifîn Suresi’nin ilk ayetlerinde ölçü ve tartıda hile yapanları sert biçimde uyarır. Ayetlerin temel mesajı, başkalarının hakkı söz konusu olduğunda eksiltmeye yönelen; kendi hakkını ise eksiksiz isteyen anlayışın kabul edilemez olduğudur.
Bu uyarının bugün bize hatırlattığı ahlaki gerçek açıktır: Başkasının hakkını korumak, yalnızca kişinin kendi çıkarı tehlikeye girdiğinde hatırlanacak bir ilke değildir. Vatandaşın vergisi toplanırken titizlik bekleniyorsa, kamu kaynağı harcanırken de aynı titizlik gösterilmelidir.
Vatandaşın borcu zamanında ödenmediğinde yaptırım uygulanıyorsa, kamu kaynağını yönetme sorumluluğu taşıyanların işlemleri de aynı ciddiyetle incelenmeli ve gereği ne ise mutlaka yapılmalıdır.
Bağışçıdan güven isteniyorsa, bağışın akıbeti sorulduğunda da güveni haklı çıkaracak bir açıklama yapılmalıdır.
Burada mesele, belirli bir kişiye veya kuruma düşmanlık beslemek değildir. Mesele, adaletin herkes için aynı ölçüyle uygulanmasıdır.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’in Nisâ Suresi 135. ayeti, insanları kendi aleyhlerine, anne babalarının veya yakınlarının aleyhine dahi olsa adaleti ayakta tutmaya çağırır.
Bu, ağır bir sorumluluktur.
Çünkü gerçek adalet, yalnızca rakibimizden hesap sorarken gösterdiğimiz cesaret değildir. Kendi tarafımızdan, kendi çevremizden, kendi partimizden veya saygı duyduğumuz bir kurumdan hesap sorulması gerektiğinde de aynı bu ahlaki ölçüyü koruyabilmektir.
İşte bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan ahlak budur.
Kimseyi delilsiz suçlamayan ama hiçbir iddiayı da görmezden gelmeyen; kimsenin inancını aşağılamayan ama hiçbir makamı da sorgulanamaz kabul etmeyen bir adalet anlayışı…
Basında, fon skandalından etkilendiği belirtilen yatırımcı sayısı 455 bin olarak aktarılıyor. Böylesine geniş bir kitlesinin bulunduğu bir süreçte, yalnızca soruşturmanın hukuki yönü değil, mağdur tespiti ve gerçek mağdurların nasıl korunacağı da önemlidir.
Hoş, böylesi akçeli işlerin ve aynı oranda lüks ve risk içeren ilişkilerin ‘’mağdur‘’ gibi bir kavramla tanımlanması da ne kadar ahlaki bu da ayrı bir soru olarak durmaktadır.
TBMM’de kabul edildiği belirtilen düzenlemeyle, belirli şartlar altında fon tasfiyesi kapsamında geri kazanılan kaynakların ayrı hesaplarda tutulması ve yatırımcılara 1 milyon liraya kadar ara ödeme yapılabilmesinin önünün açıldığı aktarılıyor.
Ancak burada da bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor: Ara ödeme imkânı, kendiliğinden ve koşulsuz bir devlet garantisi anlamına gelmez. Ödemenin yapılabilmesi, ilgili hukuki düzenlemelere, tasfiye sürecine ve yeterli kaynağın elde edilmesine bağlıdır.
Dolayısıyla mağdur tespiti ahlaki ve hukuki bağlamda yapıldıktan sonra herkese gerçekçi bilgi verilmelidir.
Kim, hangi koşullarda ödeme alabilecek?
Başvurular hangi sırayla değerlendirilecek?
Geri kazanılan kaynakların dağıtımında hangi ölçütler uygulanacak?
Ödemeler ne zaman başlayacak ve süreç nasıl denetlenecek?
Bu soruların yanıtları, mağdurların geleceğini planlayabilmesi açısından hayati önem taşıyor.
Birikimini kaybeden insanın karşısına yalnızca hukuki terimler ve belirsiz açıklamalarla çıkılamaz. İnsanlara neyin bilindiği, neyin henüz bilinmediği ve bundan sonra hangi adımların atılacağı dürüstçe anlatılmalıdır. Çünkü belirsizlik uzadıkça güven azalır; güven azaldıkça yalnızca finansal sistem değil, toplumsal dayanışma da zarar görür.
Mağdurun beklediği şey ayrıcalık değil, hakkının korunmasıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, birilerinin öfkesini diğerlerinin üzerine boca etmek değildir. İhtiyacımız olan, gerçeklerin eksiksiz ortaya çıkarılmasıdır.
Türkiye Sigorta’nın yatırımları açıklığa kavuşturulmalıdır.
Çünkü konu yalnızca para değildir. Konu, işsiz kalan işçinin geleceğidir.
Konu, Gazze’deki bir çocuğa yardım etmek için elindeki imkânı paylaşan insanın temiz niyetidir. Konu, dini değerlerine güvenerek bağış yapan vatandaşın emanetidir.
Ve bütün bunların üzerinde, adalet duygusudur.
Allah’ın adını anmak, insanı kendiliğinden dindar, ahlaklı ve adil yapmaz. Dini kurumlarda görev almak, kişiyi otomatik olarak hatasız kılmaz. Hayır amacıyla toplanan paraları yönetmek, yöneticiyi eleştiriden muaf tutmaz.
İnanç, hesap vermekten kaçmanın kalkanı değil; insanı daha fazla sorumluluğa çağıran bir ahlak ölçüsüdür.
Kur’an’ın adalet çağrısı da emanet uyarısı da bugün bütün kurumlar için geçerlidir. Bu ilkeler, yalnızca başkalarına hatırlatılacak sözler değil, herkesin kendi davranışlarında uygulaması gereken ölçülerdir.
Ve unutulmamalıdır:
Bir milletin parasını kaybetmesi ağırdır. Ama o milletin emanet duygusunu, adalet inancını ve vicdani güvenini kaybetmesi çok daha ağırdır.
Emanet, sahibinin hakkıdır.
Adalet, herkesin hakkıdır.
Hesap verebilirlik ise makam sahiplerinin lütfu değil, sorumluluğudur.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey tam da budur: İnancın istismar edilmediği, kamu kaynaklarının sahipsiz bırakılmadığı, mağdurun kaderine terk edilmediği ve hukukun herkes için eşit işlediği bir düzen.
Çünkü ne Allah rızası için verilen emanetin hesabı sorulmaz kalmalı ne de adaletin terazisi makamların ağırlığına göre değişmelidir!
SÖZÜM ONA BU DA MUHALEFET PARTİSİ! SAADET PARTİSİ! BAŞTAN SONA AKP’Yİ VAR EDEN SİYASİ GELENEĞİN TA KENDİSİ!
Bir başka deyişle, AKP’ye baktığınızda refah, saadet, fazilet diye giden siyasi çizginin izlerini göreceksiniz. Zira bugün AKP’yi kuranların ve hala yönetenlerin tamamına yakını saydığım partilerin kurucuları, yöneticileri veya o siyasi geleneğin içinden yetişmiş isimlerdir.
Gelelim bu girizgâh sonrası Saadet partisine, onun genel başkanı ve açıklamalarına!
Genel başkan Mahmut Arıkan’ın şu ifadesine bir bakar mısınız?
Ne diyor Saadet Partisi’nin genel başkanı Mahmut Arıkan?
“900 milyar TL’lik fon soygununun soy haritası! Babalar, oğullar, damatlar…”
Cümleye baktığınızda ve cümlenin önünü, arkasını ve içeriğini ciddi bir analize tabi tutmadığınızda, “ne kadar güzel bir muhalif duruş ve ne kadar nüktedan bir cümle!” dersiniz, değil mi?
Hadi gelin, olayı biraz irdeleyelim!
Ne demiş bu başkan?
900 milyar TL!
Paranın Türk lirası cinsinden açıklanmasına özellikle dikkat edeceksiniz!
TL olarak açıklıyor: 900 milyar TL!
Gelin şimdi, bizleri aldatan, kandıran ve istismar eden bir siyasi dilin, iktidarı ve iktidar çevrelerinde geçmişte saadet partisi çizgisinden gelen yöneticileri nasıl tartışmanın dışında bırakabildiğini sorgulayalım!
Verdiği toplam değer 900 milyar lira!
Bugün itibarıyla dolar kurunu 49,67 TL kabul edersek, hesap şöyle:
900.000.000.000 / 49,67 = yaklaşık 18.120.000.000 dolar!
Yani yaklaşık 18,1 milyar dolar!
Hinliği görüyor musunuz, hinliği?
Görüyor musunuz akla zarar büyüklükteki bir finansal krizin, hırsızlık, yolsuzluk ve yağmanın rakamlar üzerinden nasıl farklı yansıtıldığını ve nasıl küçültüldüğünü?
Açıklama hem TL cinsinden ve hem de tamamen yalan!
Borsa çökmüş, fonlar tasfiye sürecine girmiş, yüz binlerce yatırımcı endişeye kapılmış, ülkenin finans piyasalarına duyulan güven sarsılmış! Bütün bunların ardından ortaya atılan rakam kadar, o rakamın neyi anlattığı da son derece önemlidir.
Çünkü burada asıl mesele yalnızca 900 milyar lira demek değildir. Asıl mesele, bu rakamın neyi ifade ettiğini, hangi hesaplamaya dayandığını ve hangi ekonomik kaybı anlattığını açıklamaktır. İşte benim meramım budur.
Oysa bizzat AKP’nin milletvekili Serkan Bayram, haftalar önce fon krizinin Türkiye ekonomisine zararının 100 milyar dolar olduğunu bizzat kendisi açıklamış ve bu sözde muhalif olan parti ve genel başkanından çok daha ciddi, çok daha dürüst ve olması gerektiği şekilde bir muhalif ciddiyet ve kimlik koymuştu orta yere.
Şimdi soruyorum: aynı olaydan söz ediyorsak, arada neden bu kadar büyük bir rakam farkı var? Üstelik bir kez daha vurguluyorum rakamı küçülten, soygunu ve vurgunu basitleştiren ifade ve rakam bir muhalif! Parti ve genel başkanından gelmektedir!
900 milyar TL, 49,67’lik kur üzerinden yaklaşık 18,1 milyar dolara karşılık geliyor iken, AKP’nin mevcut Milletvekili olan Serkan Bayram’ın dile getirdiği 100 milyar dolar ise bunun çok çok üzerinde bir rakamdır!
Peki, bu iki ve birbirinden son derece farklı olan rakamlar, aynı şeyi mi ölçüyor? Bu iki ve birbirinden son derece farklı rakamlar aslında nasıl bir niyet ve amacı gizliyor? Neyi açık edip neyin üzerini örtüyor?
Biri fonların büyüklüğünü mü ifade ediyor, diğeri borsadaki değer kaybını ve ekonomiye yansıdığı ileri sürülen toplam etkiyi mi?
İşte tam da bu soruların cevaplanması gerekiyor!
Rakamları yan yana koymak kolaydır; asıl mesele, o rakamların neyi anlattığını dürüstçe ortaya koymaktır.
Çünkü 900 milyar liralık bir fon büyüklüğü ile 100 milyar dolarlık ekonomik zarar iddiası, aynı kavramlar değildir. Birini diğerinin yerine koyarak değerlendirme yapmak, kamuoyunu aydınlatmak yerine kafa karışıklığına yol açabilir. Bu nedenle her iki rakamın da dayanağı, kapsamı ve hesaplama yöntemi açıklanmalıdır.
Ama bizim asıl meselemiz, rakamların matematiğinden ibaret değil!
Bizim meselemiz, siyasi sorumluluktur.
Bizim meselemiz, devlet kurumlarında görev yapanlarla özel şirketlerde görev alan yakınları arasındaki ilişkilerin şeffaf biçimde incelenmesidir.
Bizim meselemiz, kamu gücünün, kamu kaynaklarının ve finansal denetim mekanizmalarının kimlerin yararına işletildiği sorusudur.
Mahmut Arıkan’ın “babalar, oğullar, damatlar” ifadesiyle gündeme taşıdığı iddialar, bu bakımdan elbette tartışılmalıdır. Ancak bu tartışmanın samimiyeti, yalnızca çarpıcı bir cümle Kurmakla ölçülemez. İddiaların belgelerle ortaya konulması, ilişkilerin açıklığa kavuşturulması ve sorumluluğu bulunan herkesin hukuk önünde hesap vermesi gerekir.
Peki, saadet partisi genel başkanı bu meseleyi yalnızca bir sloganla mı anlatacak, yoksa kamuoyunun önüne kapsamlı bir dosya, somut belgeler ve açık sorular mı koyacak?
Aynı soruyu AKP’ye de yöneltmek zorundayız.
Serkan Bayram’ın 100 milyar dolarlık zarar iddiası doğruysa, bu hesabın ayrıntıları nelerdir? Hangi piyasa kayıpları bu tutara dâhildir? Ne kadarı gerçekleşmiş zarar, ne kadarı piyasa değerindeki düşüş, ne kadarı ise başka ekonomik etkilerden oluşmaktadır?
Bu soruların cevapları verilmeden, 100 milyar dolar rakamını kesinleşmiş bir zarar gibi sunmak da doğru değildir. Fakat bu rakamın bir iktidar milletvekili tarafından dile getirilmiş olması, iddianın ciddiyetle araştırılması gerektiğini gösterir.
Öyleyse buyurun, herkes aynı soruların karşısına çıksın!
Söz konusu olan yalnızca Akp değildir. Saadet partisi de dâhil olmak üzere, geçmişten bugüne aynı siyasi gelenekten gelen bütün aktörler, kamu yönetimi ve finansal denetim konularındaki tutumlarını açıklamak zorundadır. Siyasi geçmiş, kimseye peşin suç yüklemek için kullanılamaz; fakat geçmişteki ilişkiler de araştırılmaktan muafiyet sağlamaz.
Bir siyasi hareketin içinden yetişmiş olmak suç değildir. Ama hangi partiden gelirse gelsin, hiç kimsenin siyasi geçmişi, bugünkü iddiaların araştırılmasına engel olmamalıdır.
Çünkü mesele, bir partinin diğerine karşı kazandığı siyasi puan değildir. Mesele, birilerinin servetini büyüttüğü iddia edilirken yüz binlerce insanın birikimleri için endişelenmesidir.
Mesele, vatandaşın alın teriyle biriktirdiği paraya güvenip güvenemeyeceğidir.
Mesele, finans piyasalarında güvenin nasıl yeniden tesis edileceğidir.
Mesele, devlet kurumlarının gerçekten bağımsız, şeffaf ve hesap verebilir biçimde çalışıp çalışmadığıdır.
Bu nedenle ne Mahmut Arıkan’ın sözü tek başına gerçeğin tamamıdır ne de Serkan Bayram’ın açıkladığı 100 milyar dolar, ayrıntılı bir hesap sunulmadan tartışmayı bitirecek bir sonuçtur.
İkisini de sorgulayacağız!
Siyasi kimliğine bakmadan, kimin işine yaradığına göre değil, hangi belgeye dayandığına göre değerlendireceğiz.
Çünkü halkın ihtiyacı, kulağa hoş gelen sloganlar değil; açık belgeler, denetlenebilir hesaplar ve gerçek sorumluluktur.
Bir ülkede rakamlar büyürken hesap verme sorumluluğu küçülüyorsa, asıl sorgulanması gereken yalnızca para değil, o paranın etrafında kurulan düzendir.
Ve son sözümüz şudur:
Bu mesele, bir partinin diğerine karşı kullanacağı siyasi bir malzeme olarak kalmamalıdır. İddialar bütün yönleriyle araştırılmalı, kamuoyuna açık ve tutarlı bilgiler sunulmalı, varsa suç işleyenler kimliklerine ve siyasi bağlantılarına bakılmaksızın hukuk önünde hesap vermelidir.
Ne iktidar kendi içindeki isimleri korumalı ne de muhalefet, geçmişten gelen siyasi bağlarını sorgulamaktan kaçınmalıdır.
Çünkü adalet, yalnızca rakibine yönelttiğinde hatırladığın bir kavram değildir. Adalet, sıra kendine geldiğinde de arkasında durabildiğin ilkedir.
Malum, ülkede ki dini tarikatlar, cemaatler, İslam’i dernekler, vakıflar, İlahiyatların önemli bir bölümünden İmam hatip kökenli tüm STK ve benzeri yapılanmalar silme değilse de tamamına yakını AKP taraftarı ve destekçisi durumundaydılar.
Geldiğimiz nokta da korkmalarına, çekinmelerine ve göbekten bağlı olmalarına karşın önemli bir bölümünün başı eğik, dili çekik, alabildiğine mahcup ve utanç altında ezilmiş durumdalar. Zira AKP ve iddia ettikleri ile gelinen noktada ki sapmalar ve sapkınlıklar, tahammül edilir olmanın son derece uzağına düşmüştür.
AKP’nin ilk kuruluş yılları, kuruluş zamanında ki egemen konjonktür ve o süreç içerisinde yapılan iş ve yatırımlar belli bir oranda desteği anlamlı kılabiliyordu.
Ancak, biraz bandı geriye sarmak istiyorum. Geriye sarmalıyım ki yazımın ve ihtiva ettiği meramım hem manasını hem iklimini ve hem de ortaya koyacağım sitem ve ithamım ahlaki, hukuki, insani ve İslami karşılığını bulsun.
Hatırlanacaktır, 28 Şubat dönemi. Müthiş bir kurgu ve plan sürülmüştü sahneye. Birbiri ile kıran kırana mücadele eden ve hatta düşman gibi gösterilenlerin perde arkasında ortak senarist oldukları, plan, proje ve başarısı için ortak ayinler düzenleyip aynı anda kadeh kaldırdıkları, gelinen sürecin ahlaki, imani, islami ve insani yozlaşmasıyla deşifre olmuştur.
İmam Hatiplerin orta kısımları kapatılarak 5+3+3 sistemi ortadan kaldırılıp 4+4+4 sistemi ile belli bir mütedeyyin kesimin hassasiyetine darbe vuruluyordu.
Kuran kurslarına kilit vuruluyor, üniversite sınavlarına katsayı problemi getiriliyor, ordu ve emniyet gibi kurumlarda görev yapan personellerin başları kapalı eşleri ve annelerine blokaj ve yaptırımlar uygulanıyor ve iş yerlerinde en basit dini vecibelerin bile yapılması yasaklanıyordu.
Üniversitelerde yaşanılanlar ise, tam yürek parçalayan cinsten bir projeydi.
İktidar da DSP+ANAP ve MHP bulunuyordu. İki sağ ve muhafazakâr partinin tam ortasında ki sol ve Sekülerist parti olan DSP ve Başbakan Bülent Ecevit, sazı almış eline ve her türlü haksız, hukuksuz ve ahlaka muğayir uygulamalarını Atatürkçülük, Laiklik ve çağdaşlık paketi içerisine koymuş ve sözüm ona meşruiyet Kazandırarak devlet, hak, hukuk ve özgürlük terörizmi estiriyordu.
İşte tam böyle bir ortam da 1999 Gölcük depremi meydana gelmiş ve devlet orada ve o depremin altında kalmıştı. Her bağlam da sınıfta kalan iktidar ve istibdat yönetimi önemli ve geniş bir alan bırakıyordu dini yapılar, cemaatler, tarikatlar, İslami dayanışma gibi STK’lara…
Elbette hayat boşluk kabul etmiyordu. Ancak, belli bir plan ve proje devreye sokulmuş ve bilinçli bir pratiğin ve elbette bilinçli şekilde yaratılmış o boşluğun aynı plan ve bilinç ile doldurmaya gebe olduğu, izahtan varestedir.
Mustafa Kemal Atatürk’e ve bıraktığı Anayasal düzen ve kurumlara, Hilafet ve Saltanatın ilgasına ve yapılan devrimlere, ilke ve inkılaplara küfredilmesi için her türlü ortam en muntazam hale ve kıvama getirilmişti üstelik Atatükçü olduğu iddia edilen kişi ve partiler eliyle!
Muhafazakâr kesimin sözde hocaları, imamları, kurum ve kuruluşlarının başında bulunan yerli Lawrence’ler pusuya yatmış ve kendilerine verilmiş rol ve asisti almak ve hemen görev başı yaparak günün her saati Mustafa Kemal Atatürk ve ilkeleri için hakaret ve küfür etmenin bir iman ve İslam’ın gereği, Müslümanın vecibesidir kabilinden vaazlar verdikleri bir dönemdir.
İşte bu dönemde Malatya’da benzeri yapıların en tepesinde ve en aktif olanların başında bulunan birkaç yapı ve bunların hocası ve lideri konumunda bulunanların önünde ciddi bir toplum el pençe divan duruyordu. Bu kesim kendisine Tevhid ehli ve diğerlerini ise din düşmanı, müşrik, kâfir gibi ötekileştirici kavramlarla kategorize ediyordu.
Bu yapıların en önünde bulunan yapı ve hocası, lideri konumunda ki kişinin edebiyata vukufiyetiyle birlikte, hitap ettiği toplumun sosyolojisine dair aldığı, kendisine verilen eğitimin ne denli yerli yerinde olduğu, bugün yine malumun ilanı gibidir. Zamanı ve koşulları son derece verimli kullanan bu yapı ve lideri, geldiğimiz süreç sonu itibarıyla tüm Malatya’nın üzerine çökmüş; ailesi, yedi sülalesi ve sözde cemaatinin her bir ferdine materyalist bir cennet yaşatıyor!
Ama öncesinde!
Az evvel de bahsettiğim gibi üniversitelerde uygulanan baskılar, zulümler ve yasaklar ciddi travmalar yaratmış ve toplum ile Atatürk, toplum ile Laiklik, toplum ile ilkeler ve inkılaplar ve elbette toplum ile CHP arasında ki makas farkı, sanılanların kat be kat üzerine çıkmıştır.
Ve bugün itibarıyla kullanıla kullanıla bitirilemeyen ve son derece verimli olan ‘’ CHP zihniyeti ‘’ mottosu da işte o tarihlerde Bülent Ecevit, Vural Savaş, Nuh Mete Yüksel, Nur Serter, Kemal Alemdaroğlu, Kemal Gürüz, Seyfi Oktay, Mehmet Moğoltay, İsmail Hakkı Karadayı, Güven Erkaya, Çevik Bir, Teoman Koman ve elbette Necmettin Erbakan, Şevki Yılmaz, Hasan Mezarcı, Şükrü Karatepe gibi aktörler eliyle hayata geçirilmiştir.
EL ELE MİTİNGİ!
Türkiye, istim üstündedir ve toplumun sosyo-psikolojik istiap haddi tamamen dolmuştur. Plan ve proje usta ellerden çıkmış ve her bir parçası muhteşem şekilde birbirine entegre edilmiştir. Ve yine dini cemaatler, vakıflar, İslam’i dayanışma maksatlı sivil toplum kuruluşlarının başında ki Lawrence’lerin doldur boşalt ameliyeleri muhteşem ve olgun meyvelerden hasat rekolteleri rekorlar kırıyorlardı.
Nasılsa iktidar da Laik, Atatürkçü, CHP’li bir kişi ve zihniyet! Bulunuyordu!
Vurun abalıya zira tam zamanı!
Dedim ya her bir boşluk muhteşem ve senkronize şekilde dolduruluyordu!
Derken Malatya’nın 40 yıllık dini camiası da bu EL ELE eyleminin baş organizatörü konumundadır.
Tüm Türkiye’de olduğu gibi Malatya’da da EL ELE zinciri, miting ve tel’in eylemi organize edilmiş ve malum yapı sazı eline almıştır. Koca şehri sokağa dökmüş, hazır ve kıvamına getirdikleri toplum ve sosyolojik yapıyı istediklerini gibi kullanıyorlardı. Üstelik din! Hiç olmadığı kadar para ediyordu!
Gerek o günün ve gerekse bugünün ne dindarları Müslüman ne Atatürkçüleri gerçek Atatürkçüydü! Ortaklaşa yiyorlar her şeyimizi…
ERENKÖY CEMAATİ!
Gelinen yağma, talan, hırsızlık, yolsuzluk, ahlaksızlık, hukuksuzluk ve daha bir sürü yüz kızartıcı durum sebebiyle ‘’ bu kadarına pes ‘’ mealine cılızda olsa bir ses yükseldi Erenköy Cemaatinden. Bir çürümeye; sosyolojik, teolojik, ekonomik, hukuki ve ahlaki çürümeye ciddi bir tepki ve tespit yapılmıştı Erenköy cemaati tarafından. Cılız ve eksik bile olsa anlamlı ve takdire şayan bir itirazdı mevcut koşullar içerisinde.
İşte bu isyan ve itirazdır bana bu yazıyı yazdıran. Zira az evvel de detayını verdiğim Şubat dönemi Malatya’da ki mevcut yapı ve onun salya sümük önderi bağıra bağıra Allah, Şeriat, hukuk, adalet, zalim ve zulüm kavramları üzerinden dini terör estiriyordu tüm şehrin üzerinde.
O süreçte içlerinde bulunuyordum. Yakinen takip ediyor ve bu salya sümüğe büyük saygı duyuyor, gıpta ediyor ve onun gibi bir Müslüman’ olmak adına kendimle yeminli akitler yapıyordum. Herkes gibi bende henüz Kuran ile tanışmamış ve dolayısıyla doldur-boşalt ameliyesinin en müsait cahillerinden biriydim.
Sürü, artık her türlü kullanım ve her alana sürülmeye hazırdı.
Sürüldüler sokaklara sürüyü ‘’ Din elden gidiyor, CHP zihniyeti dinimize, kuran, kurs, Başörtüsü, İmam Hatip ve Şeriat düşmanlığı yapıyor’’ çığırtkanlıklarıyla.
Ve sonra o cahil halk ile devleti, polisi, jandarmayı, TEM ve istihbaratı ve en nihayetinde yargıyı karşı karşıya getirerek nice evlerin, yuvaların, gençlerin hayatlarını kararttılar.
Kendileri mi?
Ton ton altınlar, Euro, Dolar ve trilyonları miras diye bıraktılar.
Geldiğimiz süreçte ise ekmek bile bulamayan bu cahil ve varoş çocukları Müdür, Genel Müdür, Daire başkanı, belediye başkanı olmakla birlikte makam odaları, makam arabaları, bol sıfırlı banka hesapları ve dolayısıyla güç sarhoşluğunun verdiği hız ile UYUŞTURUCU, SEKS, SERVET VE SAPKINLIĞIN İÇERİSİNDE DEBELENİP DURUYORLAR.
SERVET, ŞEHVET, ŞÖHRET, BOL SIFIRLI HESAPLAR VE DAHA BİR SÜRÜ UYUŞTURUCUNUN ETKİSİNDE OLAN MALUM KİŞİ VE CEMAATİ; NE KADAR VE NE DENLİ BÜYÜK BİR ÇİRKEFLİK İÇERİSİNE SAPLANDIKLARINI FARK EDEMEYECEK BİR UYUŞTURUCU VE SARHOŞLUK İÇERİSİNDELER.
İŞTE BU SEBEPLE İSLAM VE MÜSLÜMAN OLMAK BİR KENARA, ERENKÖY İLE ARALARINDA EN AZ CIIIZZZTT ERENKÖÖÖYYY KADAR FARK VAR…
ÇOK ACI VE UTANÇ VERİCİ ŞEKİLDE ANLADIK Kİ MESELE DİN DEĞİL PARA, MAKAM, ŞEHVET, ŞÖHRET VE UYUŞTURUCU AYİNLERİYMİŞ VE GÖZÜNÜZ AYDIN, TANRI VE DİN ÖLDÜ!
NOT: PAZARTESİ GÜNÜ GÖLPAZARI CEZAEVİNE DAİR BİLDİKLERİMİ VE GÖNDERİLEN BİLGİLERİ YAZMAM VE YAYINLAMAM İÇİN YAPILAN BASKI VE RİCALAR DOLAYISIYLA PAZARTESİ GÜNÜ GÖLPAZARINA MÜŞTERİ OLUN DOSTLAR!
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.