DOLAR

31,1290$% 0.08

EURO

33,8228% 0.05

STERLİN

39,4862£% -0.02

GRAM ALTIN

%

ÇEYREK ALTIN

%

BİTCOİN

฿%

Malatya AÇIK
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
YASİN ÖVÜT

YASİN ÖVÜT

03 Şubat 2024 Cumartesi

BİR İTİRAFÇININ KALEMİNDEN 2

BİR İTİRAFÇININ KALEMİNDEN 2
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Medine Bircan adını duydun mu? 2002 Haziran’ında yaşanıdı hadise. Çapa Tıp’ta. Yaşlı kadını oğlu sedyeyle getirdi hastaneye, konuşma yetisi zayıflamıştı ve sondalıydı, 28 saattir şuurunu kaybetmişti ama hastane başörtüsüz fotoğraf istiyordu. Kadıncağız kemoterapi gördüğünden zaten saçları dökülmüştü ama hastane illa saçı açık bir resim istiyordu. Oğlu gidip fotoşopla başörtünün üstüne saç ektirdi de işlemler başladı. Ama ihtiyar kadının ömrü, insanlık için küçük, laikler için o büyük adımı görmeye vefa etmedi, o gün vefat etti. Senin okuma hakkın elinden alındı, Medine Bircan’ın hayat hakkı elinden alındı hazretin.

Hadi diyelim ki 2002 28 Şubat’a çok uzak değil, 2009’da yaşandı aynısı. Hem de gene o okul da. Çapa Tıp, Aynur Tezcan adlı hastayı başörtüsünden ötürü 7 saat koridorda bekletti, sonrasında yapılan yanlış müdahaleyle de bitkisel hayata soktu. Aynur Tezcan… Adını bilene de anana da aşk olsun. Gitti babasının kesesinden. Devletin umurunda mı? Aynur Tezcan, birkaç tane asker doğursun da koridorda göz göre göre ölmesinde bir mahzur yoktur.

Hastane hocalarından birinin, Baria Öztaş’ın şu sözlerini hatırlıyor musun? “Bir uçurumun kenarında olsam, bana bir başörtülü elini uzatsa, ölmeyi tercih ederim!..” Valla uçurumun kenarında olsam, böyle bir profesör bana elini uzatsa, onun elinden tutup aşağı çekerim… Bu nasıl bir dildir, zihindir? Müstemlekeci bile işgal ettiği kavim hakkında bu tür ifadeler kullanmaktan utanır.

Bunlar kişisel görüşün çok ötesinde laboratuarlarda üretilmiş, servis edilmiş ibareler. İç savaş şartlarını kalıcılaştırmak için.

Kadınları burkadan kurtarmak iddiasıyla Afganistan’ı işgal eden Amerika bile bunlardan daha ölçülü bir dil kullanıyordu, ne dir bu azgınlık. Bakış açısı ayını ama Kendileri aydınlanmış ve ilerici, halk ise kara cahil ve gerici. Ikna odalarının arkasında ki mantalite de bu. Orada beni en çok şaşırtan şey, birtakım sözüm ona sivil yapıların bu resmi prosedürdeki etkin varlığı Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ikna odalarının bahçesinde bir sokak gücü gibi tutulması niye kimseye rahatsız edici gözükmedi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin öğrenci kayıt işlemlerinde bulunmasının yasal zemini neydi? Dernek başkanı Türkan Saylan o odalarda hangi sıfatla bulunabildi? Nur Serter hadi rektör yardımcısı, o kim oluyor?

Devlet misiniz siz? Devlet devlet olsa sizin orada ne işiniz var? Adamlar (pardon kadınlar) mülkün sahibi gibi davranıyorlar Burası bizim arkadaş, burada bizim dediğimiz olur, açın diyorsak açacaksınız. Kızların en azılı düşmanlarının kadınlar olması, en gözü dönmüş davrananların onlar olması da ayrıca dikkate şayan.

Bunca hayhuydan sonra, köprülerin altından bunca su akmış, bunca gözyaşı dökülmüşken bile bu ekiplerden bir tek kişi olsun çıkıp da özeleştiri yapmadı; yav arkadaş, ilericilik diye diye çok ileri gitmişiz, üstümüze vazife olmayan işlere kalkmışız demedi. Bu nasıl bir imandır, nasıl bir sadakattir, bravo valla. Türkiye’de davalarına en sadık kimseler Kemalistlerdir, Donmuş bir zamanda, donmuş bir beyin ve kalple dünyaya bakabilme hasleti en çok onlarda temayüz etmiştir.

Nur Serter, kayıtlar bittikten sonra “Ikna odalarına alınan öğrencilerin %85 ini ikna ettik” demişti. Bence oran doğruydu ama kendilerinin ikna ettiği hususunda yanılıyordu. Çünkü oraya girenlerin çoğu zaten açılmaya kani olmuştu. Çoğu ilk kez kayıt yaptırıyordu, kaydım bulunursa belki bir gün geri dönme hakkım teslim edilir diyerek gelmişlerdi. Aksi hålde kayıt yaptıramayacakları için gelecekte hiçbir hak iddiasında bulunamayacaklardı. Öyle de oldu nitekim… Bir de kızların çoğuna devlet değil cemaatler başlarını açtırdı. Başta Fethullah Gülen olmak üzere şeyh efendiler, abiler, ablalar…

Kim bu işleri çekip çevirdi, çelik çekirdek kimdi, tam olarak hiç bilemeyeceğiz. Devlet dediğimiz şey nerede oturur, ikametgah adresi tam olarak neresidir, bilemeyiz biz. Ne tür bir odada otururlar, ne yer ne içerler; sevinince kime, kızınca neye benzerler, bilme şansımız olmayacak. En önemlisi şu: Şimdi ne yapıyorlar? Yarınımızı kuşatmak için neler tertipliyorlar kim bilir?.. Onların da işi zor tabi. Devlet yönetmek kolay mı?

Ama bizimle bu kadar uğraşmalarına gerek yoktu hani, acıyorum emeklerine bazen inan olsun. Fazla ciddiye aldılar İslamcıları gereksiz yere. 28 Şubat yıkım getirdi ama darbenin şiddetinden değil, bizimkilerin zayıflığından. Bizim zayıflığımızdan. “Eski bizim” daha doğrusu benim açımdan. Devlet 28 Şubat’ta yumruğunu kaldırdı, İslamcısı, muhafazakârı, dindarı komple sindi. Aman bana vurmasın da kimin canını alırsa alsın diye gözlerini de kapadılar. Devlet baktı baktı, yumruğunu indirece ği etli butlu bir hedef bulamayınca en görünen, en saklanamaz konumda olan gariban kızların başına indirdi tokadını. Kabak kızların başında patladı yani, dinciler, dindarlar bundan o kadar da rahatsız olmadılar. Kendileri masun kaldılar çünkü; ucundan kıyısından zarar gördülerse de buna şükrettiler.

Biz dilsiz, kültürsüz bir topluluğuz hazretim.  Solcular, bak 12 Eylül’ü nasıl edebiyatlarıyla, filmleriyle herkese bellettiler; bizim 28 Şubat’ı anlatan doğru düzgün bir tek eserimiz yoktur. Börtü böcek anlatıyor İslamcı sözüm ona edipler. Anlatamıyor sosyal yarayı. Çünkü yarasız olan kendisi. Yaralı olansa dilsiz.

Anlatmayı deneyen birkaç kadın edebiyatçı ise feministlere göz kırparak acayip bir erkek düşmanlığı yaptı. Adeta Müslüman erkekleri kızların mağduriyetinin baş mümessili ilan etti. Kızları onlara karşı kışkırttı, şüpheci ve güvensiz bir halet-i ruhiyeye soktu. O dönem yapılan evliliklerin başarısızlığında bu tür söylemlerin de etkisi fazlaydı. Güya edebiyat yaptılar, karıyla kocayı birbirine düşürdüler.

Kızlar bu cendereden çıkış aradılar elbette. Ülkeden çıkmak dâhil. Bir arkadaşın hanımı vardı, ondan dinledim, okuldan atılınca cemaatlerinin abisinin yanına gitmişler, “Bir yol bulalım, yurt dışına çıkalım…” demişler. Adam ideolojik bir vaaz vermiş, “Bura sizin cepheniz, kalmanız lazım, yapacağınız şeyler var…” Kızların babası değil cemaatteki abisi karar veriyor, gitsinler mi kalsınlar mı?

Hayal kırıklığı içinde dışarı çıktıklarında kızlardan biri diğerine diyor ki: “Bak şimdi bize izin vermediler, biz kalacağız burada, çünkü paramız yok. Parası olanlar, yolunu bulanlar gidecek, döndüklerinde onlar kıymet görecek, başköşelere onlar oturtulacak, sen ben itilmişliğimizle kalacağız.” Bacı diyordu ki; “Gerçekten de öyle oldu. Ak Parti de, devlet de onları sofraya buyur etti, biz sofraya uzanmaya niyet etsek bile itilmeye devam ettik.”

Devamını Oku

HANİ SEÇİLMİŞİZ YA!

HANİ SEÇİLMİŞİZ YA!
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Seçilmişlik nimetinin büyük bir musibet haline gelme tehlikesi. Sebeplerden biri bu olabilir mi? onlar seçildiler ama seçildikleri şeyi yapmadılar, tam tersini yaptılar, hainlik ettiler ve lanetlendiler. Şeçilmişlik, ihanet, lanet. Yahudi tarihinin üç ana başlığı. Yahudilik, insanın potansiyelinin patladığı, spesifik bir yoğunlaşama hali gibidir. En iyinin ve en kötünün. İsa’nın ve yahuda’nın. Çaktın mı mevzuyu hazretim.
Seçilmişliği, onu yaratan iradeden, gayeden, peygamberlerin daveti ve şahsiyetinden, yüklediği somut sorumluluklardan alelacele kopartmak. Soyutlaştırmak, mutlaklaştımak. Kendisiyle birtek kendisiyle münasebetlendirmek. Kendine kapanmak, ötekileri dışlamak, aşağılamak. Seçildiler ihanet ettiler, lanetlendiler. Bu halleriyle de insanlara anlatılmaya anlatılmaya değer oldular. Nerede Yahudilerden söz ediyorsak hep anlatılmaya değer bir şeylerden bahsediyoruzdur hazretim.
Seçilmişliği bir paye bildiler. Bir makam. Seçkinlik, farklılık, üstünlük, biricilik. Bir görev olduğunu, o görevin ne olduğunu, onu ifa edip etmediklerini, tüm bunları umursamadılar. Seçilmişlerdi ya, coştular, taştılar, taşkınlaştılar. Önce tüm insanlığa karşı büyüklenmenin fıkhını kitaplaştırdılar. Sonra da bizzat kendilerini bizzat seçmiş olan cenab’ı aziz ü cebbar’a karşı. Salavatullahi ve selamullah ala nebiyyüna ve aleyhim, peygamberlerin kendilerinden olması ile tatmin olmadılar, Allah’ı da kendilerinden bildiler. Kendilerinin, esasen Allah’ın bir parçası olduğuna, Allah’ın tarihteki ve toplumdaki cisimleşmiş sureti olduklarına inanmaya vardırdılar işi.
“Yahudilik, insanın kendisiyle böbürlenmek için sonsuz bir susuzluk duyabileceğini ve onun için de Allah olmaya bile kalkışacağını gösterir.”
Bir ağabeyimin de dediği gibi; “Allah olmayı başaramaz ama, şeytan olmayı başarır.” Yahudiler, seçilmişlerin başına neler gelebileceğini, seçilmişliğin başına neler geldiğini bize göstererek ibret oldular.
Ben seçilmiş olmak istemiyorum hazretim. Tırsıyorum. Ben sadece bir insan, sade bir kul olmak istiyorum. İlla seçilmiş olmam gerekiyorsa yaratılmak üzere seçilmiş olmak bana yeterdi. Kavmiyetçilikde seçilmişlik temasına rast geldiğini anlamanı dilerim hazretim. Yazılı olduğundan çok yazısız, sözlü olduğundan çok sözsüz bir seçilmişlik fikri. Yahudilerin ki kadar keskin ve kesin olmasa da. Yahudilerle mukayese edilebiliyor olmak bile tehlike çanlarının çalması için yeterli olmalı oysa. İçimizde, çanlar kimin için çalıyor diye kafayı camdan çıkartacak az adam var gerçekten. Kaygısız. Neyle oynandığımızın farkında bile değilim hazretim.
Müslümanların tamamın da seçilmişlik mitosuna kapılma zaafı vardır. Sadece arap kavmiyetçiliğinde değil. Allahümme salli ala muhammed, peygamber’in bize, bizim de insanlara şahit olmamız için Allah’ın bizi insanların arasından çıkarttığı fikri ayetlerle desteklenir. Buradaki atladığımız detay nedir? Sen, ben o seçildi isek, adını andığımız vakit derim ürperiyor, bu bizim seçkin olduğumuz anlamına gelmez. Bir misyon için ayıklandık, hepsi bu. Yahudilik alametlerini bizde de görüyorum hazretim, vazife ile övgünün, misyon ile makamın birbirine karıştırıldığı yalnızca araplarda değil, bütün Müslümanlar da görüyorum. Kendimizi olduğumuzdan çok farklı sanma, insanlığa bir numune değil de nimetmişiz gibi hissetme durumunu mücahidi, müteahhidi, çok İslamcılarda görüyorum. Onlara benzeme fikri, neden sahiden ürkütücü gelmiyor bize biliyormusun hazretim. Bilirsin sen yine de söylemek istiyorum.
“Kendimizi onlardan farklı üstün görüyoruz da ondan. Yahudi’nin baştan sona acı bir tarihi tecrübenin unsuru olduğunu umursamıyoruz. Yahudi’ye Yahudilik yapıyoruz.” Yalansa tükür yüzüme Hazretim.
Bir de ne biliyormusun, bunu anlatırken de soğukkanlılığımı kaybediyorum, her şeyi bildiğimizi sanıyoruz, bun da gerçekten inanıyoruz. Bilmediğimiz hayati meseleler hakkındandaki hoyratlığımız, kestirip atma huyumuz, ahkam kesişimiz, cihad videolarımıza akseden Ebu Rambo’luğumuz, hep bu hastalıklı benlik kozamızdan kaynaklanıyor. Benlik algımız niye hastalıklı? Çünkü; biz müslüman’ız. Seçilmişiz biz… Yapma Allah aşkına.
Yahudilik, yukarıyı değil aşağıyı, kutsalı değil kavmi, Allah’ı değil kendisini esas aldığı için Yahudilik oldu. Dini kendimizle özdeşleştirdiğimiz de Yahudileşiriz. Aynı şeyleri yapıyor olmayalım hazretim. Kendimizi çok fazla mühimsiyoruz bana kalırsa. Sana bir sır vereyim mi ? Yahudi alameti nedir diye soracak olursan; “kendimizi mühimsemekteki aşırılıktır” kendimize çok kapanıyoruz. Neredeyse Yahudiler gibi kapalı sistemler kuracağız. Seçilmişlik hazretim. Kim bizden aşağı? Adam kalkar “Ya Allah!” derkatılır oda aramıza. Biz dediğimiz şey, dondurabileceğimiz şey değil. Ariel Şaron, bitkisel hayatından kalkar, pişmanım Allah2ım der, kolunu kanadını kırdığı filistin’in yanın da durur, o da bizdendir artık. Kimiz biz, mensup sayısı tahdit edilmiş, hususi bir seçkinler kulübü mü? Seçilmiş olmamız, yanlızca sorumluluktur, sorumsuzluk değil. Yanlış olan kavram değil, bizim kavrama biçimimiz. Yanlış olan, haşa kelimenin bağlamı değil, bizim bağlamımız, bizim onu nereye bağladığımız. Şimdi başını omuzuma yasla ve ağla hazretim, nasıl ağladığını görmediğim kişilere sırımı anlatmam zaten. Ağla sen bunu hakkettin. Yüzüme tükürsende. Pişmanlık duyman beni sevindirir.

Devamını Oku

MERHUM HASAN CELAL GÜZEL’DEN ‘BEYTÜLMAL’ DERSİ!

MERHUM HASAN CELAL GÜZEL’DEN ‘BEYTÜLMAL’ DERSİ!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Her beşeri insan gibi Hasan Celal Güzel de anılmak ister. Yıllar sonra geriye bakıp düşündüğünüzde, dimağınızda ve damağınızda bir tutam bile olsa hoş bir tat kalmışsa, sizi şekillendirmese dahi, hayat yolculuğunuzda seyri güzel bir manzara sunmuşsa o kişi, değerlidir. İster bir Fatiha okursunuz ruhuna, ister gülümseyerek yâd edersiniz. Ve yine yıllar sonra, bana bu satırları yazdırmışsa Hasan Celal Güzel, 18-20 yaşında bir çocuğun hayatında kısa bir lahza için bir seyir penceresi açmışsa, ona içten bir minneti borç bilirim. Siyasi görüşü, dini görüşleri de beni ilgilendirmez ama ülkemizin böyle değerli insanların varlığına her zamandan daha çok ihtiyacı olduğundan eminim. Hayatta iken izleyicisi, takipçisi olduğunuz, mektep de sıra arkadaş’ı olduğunuz veyahut komşuluk ettiğiniz de yol da karşılaştığınız da; her nerede olursa olsun kendsiyle birkaç dakika geçirmiş olsanız üslubuyla, duruşu ve samimi içten bir tebessümü ile gıbta edeceğiniz birkaç kelamınızın olması kaçınılmazdır/elzemdir. Kendisinin yazdığı bir makaleyi tekrardan gündeme getirmek adına masam’ın başına kuluçlandım. Kendisinden sonra kendisi için yazılmış birkaç köşe yazısını okumama bahanem de oldu. İyi de oldu hazretim. Unuttuğum tebessümü satır aralarında mütebessim cevelan ederken buldum. Sa’yi meşkur olsun. Mevla vardığı yerde ikram da bulunsun. Onu hayırla yâd ederken, o muhteşem ders nitelikli yazısını evvela büyüklerimizin, akabinde okurlarımızın vicdanıyla yüzyüze bırakıyorum. Gerisi paşa keyfinize kamış.
Buyursunlar, hazretim.
Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir ‘enayi’ olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren ‘beytülmal’ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse ‘Devlet malı deniz, yemeyen domuz’ dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle ‘eşşek gibi’ çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana ‘uykusuz müsteşar’ adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama ‘Ne akılsız adam yahu!’ şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde ‘T.C. Hükümeti’ yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!…

*
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur… Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman ‘beleş’ cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete ‘Zengin girilir, fakir çıkılır’. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP’taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran’daki daireyi; YDP’nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya’daki ev ile dedemden kalan Gaziantep’teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği ‘Vakıflar Genel Müdürü’ olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse… ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan ‘kıyak emekliliği’ reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı’yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!…

*
Şimdi 70’ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım… Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda ‘Dikili ağacım dahi yok’. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, ‘Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?’ lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün ‘enayiliğime’ rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum.

Devamını Oku

ADINI NİYE ZAHİD KOYMUŞLAR!

ADINI NİYE ZAHİD KOYMUŞLAR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hmm, Adımı niye Zahit koymuşlar?.. Güzel soru. Cevabı bir çırpıda verilebilen suallere güzel soru denmez biliyorsun. Cevabı çetrefilli olacak ki güzel soru olsun. Herkesin adının bir hikâyesi vardır, varsın rastgele konmuş olsun. O rastgelelikte bile bir mana ve müphem hakikatlere bir ima olabilir. İsmiyle müsemma denir ya bazı insanlar için, adını bir sıfat gibi üstünde taşıdıklarından ötürü. Zahit adı da benim için ideal bir ad olmuş; başka bir isim koysalar olmazmış, durmazmış üstümde. Züht, dünyadan el etek çekme manasıyla değil ama; bambaşka bir bağlamda…
Neresinden başlasam ki?
Öncelikle ismim bir türküden mülhem. Aslında bir nutku şerif. Halvetî tarikatının büyüklerinden bir şair, Bezcizade Mehmed Muhyiddin’e ait. Dinlemiş miydin daha önce, baştan sona dinlemiş miydin? Tamam, mırıldanayım senin için, çok da dikkat çekmeksizin gelen geçenler arasında. Başlıyorum:

“Zahit bizi tan eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazret’e varır yolumuz

Sayılmayız parmağ ile
Tükenmeyiz kırmağ ile
Taşramızdan sormağ ile
Kimse bilmez ahvalimiz …”

Teveccühünüz efendim. Evet, hakkını vermeyi çok istediğim bir ezgidir. Ne kadar güzel okusam gene de hakkına riayet edemediğim hissinden kendimi alamam. Madem bu kadar beğendin, tarihçesine kısaca değineyim şu hâlde.

Mevzu 17’nci asırda cereyan ediyor. Kadızadeliler diye bir tai- fe var; Dördüncü Murad zamanında Ayasofya Camii vaizi Ka- dizade Mehmet Efendi ile başlamış bu hareket; devletin içine kadar sızmış, toplumda da belli bir karşılığa ulaşmış. Bugünkü Fetullah gibi düşün, ama onlar radikal İslamcı. Tasavvufa şirk diyorlar. Her türlü tarikatın, zikrin, devranın, semahın yasaklanmasını istiyorlar. Tekkeleri basıp dervişleri darp ediyor, korku saçıyorlar. Gemi azıya aldıkları dönemde karşılarına çıkmaya kim cesaret ediyor? Halvetî şeyhi Abdülmecid Sivasi. Hemşerimin çıkışını müteakip kavgaya Kadızadeliler ile Sivasilerin ihtilafi deniyor.

Kadizadeliler devleti ele geçirdiklerini düşünüp sufilere son bir darbe vurmak, tekkeleri yakmak, bidat gördükleri minareleri yıkmak, salaları susturmak için Fatih Camii’nde toplanma kararı aldıklarında devlet işe el koyuyor ve karşı darbe ile bunlar derdest ediyor. Önce katline ferman çıkarıyor hepsinin, sonra da cezalarını sürgüne çevirip bu taifeyi tasfiye ediyor.

İlahi, zahide seslenerek başlıyor. Zahid dediği, dervişlerin ulaşmayı arzuladığı makama eren kişi değil aslında. İslam’ın zahirine takılıp kalan, muhabbetsiz, gergin, haşin bir tiptir. Rind değildir, çabuk gönül kırandır, gönül ehli değildir. Diyor ki “Zahid bizi tan eyleme”, yani kınama, dervişleri ayıplama, kötüleme. “Sakın efsane söyleme” yani tasavvuf ve sufiliğin asılsız bidat olduğunu iddia etme. “Hazret’e varır yolumuz”, bu işin ash, şeyh silsilesi Hazreti Muhammed’e varır demek istiyor…. Mevzu derin yani, derin ve narin.

“Sayılmayız parmağ ile, tükenmeyiz kırmağ ile…” Kadizadelilerin kıyımlarına karşı bu meydan okuyuşla birlikte işin rengi değişiyor. Sonradan ilave olunan “Imam Ali’dir ulumuz” mısraının da cazibesiyle Bektaşî deyişi olarak söylenip Alevi muhitlerde revaç buluyor. Oradan da solcuların eline geçiyor. Yetmişli yıllarda devrimci hareketin sloganı hâline geliyor.

İş burada kalsa benim adım gene Zahit olmayacak. 1971’de Yılmaz Güney bir film çekiyor: Ağıt. Film bir eşkiya topluluğunun macerasını anlatıyor. Filmin sonunda başroldeki kahraman (Yılmaz Güney) vurulmuş, onun böğründen kurşun çıkarılırken işte bu ilahiyi, türküyü eşkıya arkadaşları söylüyor. Dağ başında bir mağarada, kartal yuvasında. Havada kartal uçuyor, mağarada ise daha tüyü bitmemiş yavruları aç ağızlarını annelerinin şefkatini celbetmek için sonuna kadar açıyor. Dağların doruklarından kayalar yuvarlanıyor. Eşkıyalar hep bir ağızdan “Zahit bizi tan eyleme!” diye döktürüyor; Yılmaz Güney ecel terl…

Devamını Oku

BİR İSTANBUL MASALI!

BİR İSTANBUL MASALI!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Merhaba İstanbul. Şükür kavuşturana. Ne kadar uzak yollardan geldim. Ne kadar uzaklardaydım ben sana. İlk defa murakkabin’den yakınlaştıranlardan oldum. Hoş buldum.
Meryem suretinde gözüktün ilkin. Hayır, İsa idin. Yusuf mu oldun sonra, Zeliha mi, zülal mi bilemedim. Yoksa nur-u Muhamedi miydi seni tecelligâh kilan. Sen bana bir kadın gibi gelmedin. Kadınlığın idealar âlemindeki kusursuz formu olsan da daha fazla bir şeydin. Hira karanlığında Mekkeli o yetime inen Cebrail misaliydin. Arayışlar içinde hırpalanmış, bir mağara karanlığında ıssızlığını dinleyen o ümmiye inen. Ah istanbul, sen bir rüyetullah provası gibiydin.

Platonik değil ama metafizik sevdim seni. Öyle başladım hatıra notlarıma. Ortasında, sonunda fizik, kimya bapları var mıdır bu anektodlarım da bilmiyorum ama doğrusu hiç bitsin de istemiyorum bu muhteşem fasıl. Fiiller gereksizdi. Susmak bile fazlalıktı. Ama mademki sürmekteydi hayat ve bir şeyler yapmalıydık, söyleşmek ve gezmek bizim için en uygunuydu. Kafelerde, lokantalarda değil, arzın üstünde, semanın altında, ağaçların dibinde, mezarlıklarda, dergâhlarda, saraylarda… Ben bunca sene İstanbul’u gezmek için bile seni beklemiştim. Doğu da ilkel bir köy de doğdum, İstanbul’a geldim; başka bir şehre gitmişliğim yoktur biliyor musun? Başka bir şehre gitmedim. Seni bekledim. Dünya da aşksız gezilebilecek bir şehre gitmedim. Dünya aşksız gezilebilecek bir yer değildi, kıyamadım. Tesadüfî karşılaşmalar hariç bir doğa güzelliğine bile uzun süre bakmadım, ona bir gün maşuka ile bakma ihtimalim ve ümidim sebebiyle. Harcamak, tüketmek istemedim dünyayı, İstanbul’u. Kendimi zapt ettim.

İstanbul, bu kainatın belki de en muazzam kenti. İnsana dair bu kadar zengin mirasların ve detayların serpiştirildiği başka kent bulmak kolay değil. Bunu bilmeme rağmen gezmedim, dolaşmadım. Merakımdan çatlasam, bazen isyanlara kapılsam da tuttum nefsimi. Hakkında onlarca eser okudum, karış karış inceledim, birkaç eserin bizatihi redaktesini dahi yaptım ama şuradan şuraya gezmek kastıyla gitmedim. Sadece geçtim İstanbul’dan. Bir gün sen gelesin de birlikte görelim diye kapadım gözlerimi. Ezbere bilsem de ben İstanbul’u, hiç bilmem aslında bu yüzden. Sen gezdir beni.

Şu iskelede kaç defa inmişim ama şuradan Kandilli’ye geçmedim. Bir kere bile dolaşmamışımdır şu sahilde mesela. Kız Kulesi’nin karşısına geçip de bir çay içmişliğim yoktur. Hakkında tüm teferruatları talim etsem, onlarca resmini evimde bulundursam, maketini masama kondurmuş olsam da. Bir kez olsun şu Boğaziçi’nde bir vapur turuna katılmadım. Şu adalara kafamı kaldırıp da alıcı gözle bakmadım; ne kadar da yakınmış oysa, ne olur bir gün oraya da gidelim. Gözüme kendi ellerimle kalın bir perde çekmiştim… Şükürler olsun geldin, şimdi onu kaldırabilirim.

Ne kadar derin duygular yaşatıyorsun bana, nerede yaşanıyor bunlar, nasıl bir derinliği varmış daracık kalbimin. Depderinlerde kaynayan gözelerden taşıp geliyor muhabbetim, hasretim. Uçsuz bucaksız çöllerim okyanus tabanı şimdi. Nasıl bir kuraklıkmış sensizlik, nasıl bir kuytulukmuş. Miskin yalnızlık sızılarımı azaltmak için nelerle uğraştım halbusem. Ne tuhaf konulara merak sardım. Kaç bin cilt kitapla cebelleştim. Kaç grameriyle cenge tutuştum, kaç flimin satır aralarında hayallerle çarpıştım. Yaşadığım tek şey zülal’sizlik. Tüm çabalarım beyhude çarık eskitmekti. Taşlı dikenli bir patikaydın.

Her şeyi konuşabilirim seninle. Bilirim ki küçülme, küçültme olmaz sonunda. Kınanma yok, bilirim. Bir ulu dergâh gibisin. Ben mürşid-i kâmilini bulmuş bir garip gezgin dervişim. Ne geçmişim var ne istikbalim. Senin şimdiki zamanına iltica etmiş bir uyruksuzum. Tanıdığın tüm mülteci çocuklardan daha muhtaç, tüm yoksullardan daha sefil. Bir bakışına muhtacım, gülüşündeki incecik bir kıvrıma amade…

Hislerim bazen çok biricik gözüküyor. İlk kez bir insan bir insana âşık olmuş sanki. İlk insan çiftiyiz, bizden önce hiç ilan-ı aşk yapılmamış, hiç şiir yazılmamış. Bir insan kalbi karanlıkları delen bir Tarık yıldızı gibi göğsünün karanlığı delip fırlayarak haykırmamış sanki: Seni Seviyorum!… Bir insan bir insana ilk kez söylüyormuşcasına haykırmak istiyorum, milyonlarca kez, ilk kez: Seni seviyorum Zülal…

Kadınım ol isterim elbette, can atarım bunun için, can veririm. Ama kadınım da olsan üstadım olarak kalacaksın. Senin kanatlarınla uçmak isterim bu fani gökte. Senin yanında varlık iddiasında bulunmaktan hicap duyarım. Ar ederim senin yanında ikilikten. Yokluğumu senin varlığına katarım. Bir kar tanesinin ummana katılışı gibi. Kendim kalmak istediğimden emin değilim. Ben var mıydım zaten hatırlamıyorum. Sen ol istiyorum. Sen ol salt. Ben olmasam da olur. Zülal, sevgilim. sana tabiyim. Ellerimi sana açtım, halim sana ayan. Sen hediye bahşet, zül-celal’i ve’l ikrâm.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.