48,9603$%0,19
55,8789€%0,29
64,9626£%0,40
6.768,87%0,75
11.017,00%0,18
İnsan, hayatı boyunca kendisine bir yer edinmeye çalışır. Bir isim, bir itibar, bir başarı, bir aile, bir miras bırakmak ister. Bazen yaptıklarının, bazen yetiştirdiklerinin, bazen de toplumun kendisi hakkındaki kanaatinin arkasına sığınır. Zamanla bütün bunları kendi varlığının güvencesi gibi görmeye başlayabilir.
Oysa insanın kendisi hakkında taşıdığı kanaatle hakikatin, Allah’ın hükmü arasında her zaman anlamlı ve önemli bir mesafe vardır.
Şuara Suresi’nde Hz. İbrahim’in duası, işte bu mesafeyi insanın önüne bütün ağırlığıyla koyar.
İbrahim A:S önce Rabbinden bağışlanma ister. Ardından kendisine hikmet verilmesini ve Salihlerle birlikte olmayı diler. Sonraki kuşaklar arasında doğrulukla anılmayı, nimetlerle dolu cennetin mirasçıları arasına katılmayı ister. Babası için bağışlanma diler. Ve nihayetinde, bütün bu dileklerin ardından şu cümleyi kurar:
Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir kavram var ‘’Mirasçı’’
Orası, yani Cennet kişinin salt amelleri ile değil bir merhamet, bir bağışlanma ile kavuşulabilecek bir makam ve mekân olduğudur!
“Diriltilecekleri gün beni mahcup etme!” (Şuara, 26:87)
Bu cümle üzerinde durmak gerekir. Çünkü bunu söyleyen sıradan bir insan değil, Allah’ın elçisi İbrahim’dir. İnsanlığın büyük peygamberlerinden biri, hakikati arayan ve tevhidi savunan bir elçi, Allah’a yakınlığıyla tanıdığımız bir şahsiyet…
Fakat o, bu konumunu bir dokunulmazlık belgesine dönüştürmez.
Elçiliğini, ahiret günündeki hesabın dışında kalacağına dair bir güvence olarak sunmaz. Kendisini insan olmanın, Allah’a muhtaç olmanın ve nihai hükmün Allah’a ait bulunmasının dışında görmez.
İşte ayetin sarsıcı tarafı burada başlar.
İnsanın kendisine verdiği değer, Allah katındaki hükmü değildir!
Zaten insan kendisini müstağni, yeterli gördüğü anda kaybeder!
İbrahim’in duasında dikkat çekici bir sıralama vardır.
Önce bağışlanma ister; çünkü insanın geçmişiyle yüzleşmesi gerekir. Hikmet ister; çünkü yalnızca yaşamak değil, doğruyu görebilmek de önemlidir. Salihlerle birlikte olmayı ister; çünkü insanın kimlerle yürüdüğü, nasıl bir karakter inşa ettiğini etkiler. Sonraki kuşaklar arasında güzel ve doğru bir şekilde anılmayı diler; çünkü insanın dünyada bıraktığı iz de önemlidir. Cennetin nimetlerine kavuşmayı ister; çünkü hayatın nihai ufku dünya ile sınırlı değildir.
Ama bütün bunlardan sonra, belki de duanın en insani ama aynı zaman da en çarpıcı cümlesini söyler:
“Beni mahcup etme!”
Ben şeyhim, Gavs, Evliya..! Kendim ne kelime, şunca insanı, gurubu, camia ve cemaati bile kurtarırım! İddiasında ki pespayelik, tüm çıplaklığıyla ve üstelik İbrahim eli ve diliyle gözler önüne serilir,1
Sanki insanın bütün başarılarının, bütün iyi niyetlerinin, bütün toplumsal itibarının ve bütün güzel hatıralarının ötesinde bir kapı açılmaktadır. O kapının ardında ne servet vardır ne unvan ne de insanın kendisi hakkında oluşturduğu büyük anlatı.
Orada, Allah’ın huzurunda bulunmak vardır ve o gün hüküm Allah’ındır!
İbrahim, dünyada güzel anılmayı istemiştir; fakat güzel anılmanın ahiretteki durumunu belirlemeye yetmeyeceğini de bilir. İnsanların kendisi hakkında olumlu düşünmesi, Allah katındaki hükmün yerine geçmez. Toplumun takdiri, ilahî değerlendirmenin alternatifi değildir. Ve ayrıca güzel anılmanın içeriğini kendisi değil Allah’ın belirlemesini ve Allah’ın yönlendirmesini talep etmektedir.
Buna rağmen bu dua, insanın kendi kendisine verdiği değeri mutlaklaştırmasına karşı derin bir uyarıdır.
Bir resulün tevazusu ve insanlığın önüne konulan ölçü
Burada çok önemli bir incelik bulunuyor: İbrahim’in bu duası, onun mutlaka mahcup olacağı veya kurtuluşundan kuşku duyduğu anlamına gelmez. Ayet, bir peygamberin ahiret gününde Allah’ın hükmüne olan bağlılığını ve O’na duyduğu ihtiyacı dile getirir.
Peygamberlik, insanı Allah’tan bağımsızlaştıran bir makam değildir. Tam tersine, Allah’a kulluğun, sorumluluğun ve teslimiyetin ne demek olduğunu gösteren bir konumdur.
İbrahim’in kendisini bu duanın içinde tutması, bize çok önemli bir ahlaki ölçü sunar: İnsan, başkalarına hakikati anlatırken kendisini o hakikatin dışında bırakamaz.
Başkalarının hatalarını gören, toplumu eleştiren, adaletten söz eden, doğruluğu savunan insan önce kendi varlığını da aynı ölçünün karşısına koyabilmelidir. Çünkü hakikat, yalnızca başkalarını değerlendirmek için kullanılan bir araç değildir. İnsanın kendisini de değerlendirmesini gerektirir.
Bir peygamberin duasında gördüğümüz bu tevazu, insanın kendi ahlaki konumunu sorgulamasının ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Kur’an’ın bu duayı bize aktarması tesadüfi bir ayrıntı değildir
Şimdi meselenin belki de en çarpıcı tarafına gelelim.
Kur’an, İbrahim’in bu duasını yalnızca tarihsel bir hatıra olarak nakletmez. Şuara Suresi’nin 69. ayetinde Peygamberimize, İbrahim’in haberini insanlara anlatması emredilir:
“Onlara İbrahim’in haberini oku.”
Ardından İbrahim’in sorgulaması, inancı, Rabbini tanımlayışı ve duaları aktarılır. Bu anlatımın içinde 87. ayetteki o son derece içten yakarış da yer alır.
Burada Kur’an’ın anlatımındaki büyük pedagojik ve ahlaki ciddiyeti görmek gerekir.
İnsanlığa hakikati bildirmekle görevlendirilmiş bir peygamberin, kendi akıbeti konusunda Allah’a yönelttiği dua, başka insanlara da ulaştırılmak üzere vahyin içinde korunur. Böylece İbrahim’in yalnızca Tevhid mücadelesi değil, Allah karşısındaki kulluk bilinci de örnek hâline gelir.
Bu, son derece anlamlı bir Kur’an’î bildirimdir.
Çünkü Kur’an, insanlara yalnızca nasıl inanacaklarını değil, inançlarının içinde kendilerini nasıl konumlandıracaklarını da gösterir. İbrahim’in duasını duyurmakla bize adeta şunu düşündürür:
Hakikati savunmak, insanı kendisini sorgulamaktan muaf tutmaz. Allah’a yakınlık iddiası, gerçeğin de böyle olduğu ve Allah’a olan ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmez!
Üstelik bu sözün bir peygamberin dilinden aktarılması, mesajın ağırlığını daha da artırır. İnsan, kendi makamına, bilgisine, geçmişine veya başarılarına dayanarak ahiret karşısında kendisine dokunulmazlık tanıyamaz.
En büyük tehlike: İnsanın kendisini hesap dışı görmesi
Belki de insanın en büyük ve tehlikeli yanılgılarından biri kendisini, partisini, liderini, camia ve cemaatini sürekli başkalarının hataları üzerinden tanımlamasıdır.
Kendisi/kendileri doğru taraftadır, başkaları yanlıştır. Kendisi hakikati temsil etmektedir, başkaları sapmıştır. Kendisi iyi niyetlidir, başkaları kötü niyetlidir. Böylece insan, farkında olmadan kendisini sorgulamanın dışına çıkarır.
Oysa İbrahim’in duası, bu psikolojik konforu bozar.
Bir peygamber bile Allah’ın huzurunda mahcup olmamayı diliyorsa, sıradan insanın kendi iyiliğinden, bilgisinden, dindarlığından veya toplumsal itibarından hareketle kendisine kesin bir güvence üretmesi nasıl mümkün olabilir?
Bu soru insanı küçültmek için değil, insanın kendisini doğru yere koymasını sağlamak içindir.
İbrahim’in duasında korku vardır ama umutsuzluk yoktur. Tevazu vardır ama değersizlik duygusu yoktur. Sorumluluk bilinci vardır ama Allah’ın rahmetinden kopuş yoktur.
İnsan, Allah’a güvenebilir; fakat bu güveni kendi kusursuzluğuna duyduğu güvene dönüştürmemelidir.
En keskin söz: İnsan esasen, kendi hikâyesinin de hesabını vermeye hazır olmalıdır!
Şuara Suresi’nin 83–89. ayetleri arasında İbrahim’in duası, insanın bütün hayatını kapsayan bir anlam dünyası kurar: Hikmet, Salihlerle beraberlik, güzel bir iz, cennet umudu, bağışlanma ve nihayetinde mahcup olmama dileği…
Bütün bunların merkezinde ise insanın Allah karşısındaki gerçek konumu vardır.
Allah ve kul, İlah ve ibadet, Halik ve mahlûk! İslam, teslim ve Müslüman!
Dünyada güzel anılabiliriz. Başarılı olabiliriz. İnsanlar bizi örnek gösterebilir. İyi işler yapmış, doğru mücadeleler vermiş olabiliriz. Fakat bunların hiçbiri, insanın kendisini nihai hükmün sahibi yerine koymasına izin vermez.
İbrahim’in duası, bize yalnızca iyi bir insan olmayı değil, iyiliğimizden emin olduğumuz anlarda bile kendimizi sorgulayabilmeyi öğretiyor.
Belki de bu yüzden Kur’an, bir peygamberin şu duasını bütün insanlığa duyuruyor:
“Diriltilecekleri gün beni mahcup etme!”
Çünkü insanın gerçek büyüklüğü, kendisini ne kadar yücelttiğinde değil; Allah’ın huzurunda ne kadar samimi, ne kadar sorumlu ve ne kadar mütevazı olabildiğinde saklıdır.
Ve belki de insanın kendisine sorması gereken en ciddi soru şudur:
Başkalarının önünde nasıl göründüğümden çok, Allah’ın huzuruna nasıl bir insan olarak çıkacağım?
PISA ORTALAMASI YÜKSELİRKEN GERİDE KALANLAR NEREDE?
1
MEŞALECİ MEŞALECİYE DEMİŞ CIRT GÖZÜNE!
2
SAADET PARTİSİ GENEL BAŞKANI SAYIN MAHMUT ARIKAN ” BU ÜLKE SAHİPSİZ DEĞİL ”
3
AKP’NİN EN BAŞARILI VE İSTİKRARLI OLDUĞU TEK ALAN! ZAM ZAM VE ZAM HEM BENZİM VE HEM DE MOTORİNE YİNE ZAM
4
CHP’DE SULAR DURULMUYOR. ESKİ DELEGELERDEN CHP KURULTAY’INA BİR KEZ DAHA İPTAL DAVASI!
5
SİYASAL DİNCİLİĞİN EGEMENLİĞİ ALTINDA Kİ ÜLKENİN SAĞLIK MÜDÜRÜNE VARINCAYA KADAR HIRSIZ!
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.