DOLAR

43,4986$% 0.06

EURO

51,3044% 0.01

STERLİN

59,4428£% -0.02

GRAM ALTIN

6.866,31%5,59

ÇEYREK ALTIN

11.903,00%3,13

Malatya HAFİF YAĞMUR
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
admin

admin

30 Ocak 2026 Cuma

YÖK ESKİ BAŞKANI PROF. DR. YUSUF ZİYA ÖZCAN’IN KALEMİNDEN: YÖK: BİR KURUMUN ÇÖKÜŞÜ!

YÖK ESKİ BAŞKANI PROF. DR. YUSUF ZİYA ÖZCAN’IN KALEMİNDEN: YÖK: BİR KURUMUN ÇÖKÜŞÜ!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Türkiye’de yükseköğretim sistemi uzun süredir tartışmaların gölgesinde. Ancak Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde (BAİBÜ) yaşanan son rektör ataması, bu tartışmaları yeni bir eşiğe taşıdı. Çünkü bu olay, yalnızca bir üniversitenin yönetim krizini değil, YÖK’ün kurumsal meşruiyetinin nasıl aşındığını da gözler önüne seriyor.

BAİBÜ rektörlüğü için tam 82 akademisyen başvurdu. Bu sayı, Türkiye’de bir rektörlük için bugüne kadar görülen en yüksek başvurulardan biri. YÖK, bu 82 dosyayı inceledi, adaylarla mülakatlar yaptı ve üç kişilik listeyi Cumhurbaşkanlığına sundu. Bu süreç, YÖK’ün varlık gerekçesinin en temel parçasıydı: Akademik liyakati gözetmek, kurumsal bir süzgeç oluşturmak, üniversitelerin geleceğini belirleyecek isimleri belli bir sistem içinde seçmek.

Fakat sonra ne oldu?

Atama, YÖK’ün gönderdiği üç isim dışından bir kişiye yapıldı. Üstelik bu kişinin başvuru sürecinde yer almadığı iddiası, akademik camiada geniş yankı uyandırdı. Böyle bir durumda sorulması gereken soru çok basit:

O halde YÖK neden var?

KURUMSAL İŞLEVİN ÇÖKÜŞÜ

YÖK’ün üç aday belirleme yetkisi, yükseköğretim sisteminin kalan son kurumsal mekanizmalarından biriydi. Bu mekanizma, en azından “bir değerlendirme yapıldığı” algısını koruyordu. Ancak BAİBÜ örneği, bu mekanizmanın artık sembolik bir formaliteye dönüştüğünü gösteriyor.

Bu durum YÖK açısından bir tür kurumsal intihar niteliği taşıyor. Çünkü:

•YÖK’ün yaptığı değerlendirmeler fiilen yok sayılıyor
•Adaylık süreci anlamsızlaşıyor
•Üniversitelerin kendi iç dinamikleri tamamen devre dışı kalıyor
•Liyakat, şeffaflık ve öngörülebilirlik ilkeleri aşınıyor

Bir kurumun en büyük krizi, dışarıdan gelen eleştiriler değil, içinin boşaltılmasıdır. Bugün yaşanan tam olarak budur.

REKTÖRLÜK MAKAMININ BİLİMSEL AĞIRLIĞININ EROZYONU

Türkiye’de rektörlük makamı, uzun yıllar boyunca akademik birikimin, bilimsel üretkenliğin ve kurumsal saygınlığın bir göstergesi olarak görülürdü. 1980’ler ve 1990’larda rektör olan isimlerin büyük bölümü, kendi alanlarında uluslararası yayınları olan, bilimsel camiada tanınan akademisyenlerdi. Rektörlük, bilimsel kariyerin zirvesi olarak kabul edilirdi.

Son on yılda tablo dramatik biçimde değişti.

Bu konuda kapsamlı bir çalışma yürüten Prof. Dr. Engin Karadağ, Türkiye’deki rektörlerin akademik profilini inceleyen bir analiz hazırlıyor. Çalışmanın ortaya koyduğu tablo, yükseköğretim sisteminin yaşadığı nitelik kaybını çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor:

•196 rektörün 68’inin uluslararası yayını hiç yok
•71 rektörün yayınlarına tek bir atıf bile yapılmamış

Bu rakamlar, üniversitelerin en üst yönetim pozisyonunda bulunan kişilerin önemli bir bölümünün bilimsel üretkenlik açısından son derece zayıf bir profile sahip olduğunu gösteriyor.

Karadağ’ın değerlendirmesi ise durumu özetliyor:

Bu bulgu, yalnızca bireysel bir tespit değil; üniversite sıralamalarından araştırma çıktılarının niteliğine kadar pek çok göstergede kendini doğrulayan bir gerçeklik.

LİYAKAT OLMADAN KALKINMA OLMAZ: REKTÖR SEÇİMİNİN STRATEJİK ÖNEMİ

Bir ülkenin yükseköğretim sistemi, yalnızca üniversitelerin iç meselesi değildir. Bilim politikalarını, inovasyon kapasitesini, teknoloji üretimini ve uzun vadeli kalkınma hedeflerini doğrudan belirleyen stratejik bir alandır. Bu nedenle rektörlük makamı, sadece idari bir pozisyon değil, ülkenin geleceğini şekillendiren kritik bir liderlik rolüdür.

Rektörler liyakate göre seçilmediğinde bunun sonuçları yalnızca üniversite koridorlarında kalmaz; ülkenin tamamına yayılır. Çünkü:

•Bilimsel üretim düşer
•Araştırma kalitesi zayıflar
•Uluslararası işbirlikleri azalır
•Teknoloji geliştirme kapasitesi geriler
•Nitelikli insan kaynağı yetişmez

Bu zincirin sonunda ülke, inovasyon ve teknoloji yarışında geri kalır. Dünya ülkeleri arasında rekabet edebilmek için gereken bilimsel altyapı çöker. Kalkınma hamleleri kağıt üzerinde kalır.

Üniversite Yönetimi ve Orta Gelir Tuzağı: Yapısal Bir Bağlantı

Ekonomi literatüründe sıkça vurgulanan bir gerçek var:

Bir ülke, inovasyon kapasitesini artırmadan orta gelir tuzağından çıkamaz.

Türkiye’nin son 20–25 yıldır bu tuzaktan çıkamamasının nedenleri arasında:
•düşük Ar-Ge yatırımları,
•sınırlı teknoloji üretimi,
•nitelikli insan kaynağı eksikliği,
•üniversite–sanayi işbirliğinin zayıflığı gibi yapısal sorunlar gösteriliyor.

Bu sorunların tamamı doğrudan üniversitelerin niteliğiyle bağlantılıdır.

Liyakatli rektörler tarafından yönetilmeyen üniversiteler, bilimsel üretimde zayıf kalır; zayıf bilimsel üretim ise inovasyon kapasitesini düşürür. Bu nedenle rektör atama süreçleri yalnızca akademik bir mesele değil, ülkenin ekonomik geleceğini belirleyen stratejik bir konudur.

BAİBÜ örneğinde yaşanan süreç, yalnızca bir üniversitenin değil, ülkenin uzun vadeli kalkınma potansiyelinin zayıflatılması anlamına geliyor.

SONUÇ: BİR ÜNİVERSİTENİN DEĞİL, BİR ÜLKENİN GELECEĞİNİN KRİZİ

BAİBÜ’de yaşanan rektörlük ataması, Türkiye’de yükseköğretim sisteminin ne kadar kırılgan hale geldiğini ve kurumsal mekanizmaların nasıl işlevsizleştiğini gösteren çarpıcı bir örnektir. YÖK’ün üç aday belirleme sürecinin devre dışı bırakılması, kurumun kendi varlık gerekçesini ortadan kaldıran bir kurumsal intihar niteliği taşımaktadır.

Ancak bu yalnızca akademik bir kriz değildir. Üniversitelerin zayıflaması, ülkenin bilimsel kapasitesini, inovasyon gücünü ve kalkınma hedeflerini doğrudan etkileyen yapısal bir sorundur. Liyakatten uzak atamalar, yalnızca üniversitelerin değil, ülkenin ekonomik geleceğinin de altını oymaktadır.

Türkiye’nin son 20–25 yıldır orta gelir tuzağından çıkamamasının ardında yatan nedenlerden biri de budur: güçlü üniversiteler olmadan güçlü bir ekonomi kurulamaz. Bilimsel üretim artmadan teknoloji gelişmez; teknoloji gelişmeden kalkınma gerçekleşmez.

Bu nedenle rektör atama süreçlerinin liyakat temelinde yeniden yapılandırılması, yalnızca akademik dünyanın değil, ülkenin geleceğinin de en kritik meselesidir. Üniversiteler güçlenmeden ülke güçlenmez; bilim zayıfladığında kalkınma da zayıflar. BAİBÜ’de yaşanan süreç, bu gerçeği bir kez daha acı bir şekilde hatırlatmaktadır.

Mevcut şartlarda, rektör atama süreçlerinin yeniden kurumsallaştırılması için en azından şu üç adımın atılması zorunludur:

1.Şeffaflık: YÖK’ün yaptığı değerlendirme sürecinin temel kriterleri ve sonuçlarının (özet rapor halinde) kamuoyuna açıklanması.
2.Öngörülebilirlik ve Liyakat: Rektör adaylarında akademik performans, atıf etkisi, idari tecrübe ve kurumsal yönetişim kapasitesi gibi ölçütlerin asgari standartlara bağlanması.
3.Kurumsal Denetim: Atama sürecinde YÖK’ün belirlediği listenin dışına çıkılması halinde, gerekçenin yazılı ve denetlenebilir biçimde ortaya konulmasının zorunlu hale getirilmesi.

Devamını Oku

İYİ PARTİ MALATYA İL BAŞKANI HUKUKÇU EMİRCAN EREN’DEN AHLAKİ VE HUKUKİ İTİRAZ!

İYİ PARTİ MALATYA İL BAŞKANI HUKUKÇU EMİRCAN EREN’DEN AHLAKİ VE HUKUKİ İTİRAZ!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Mardin’in Nusaybin ilçesinde yaşanan olay sıradan, spontan ve içeriksiz bir provokasyon olarak değerlendirilemez. Bu girişim; son derece bilinçli, belli merkezlerde hazırlanmış ve yine belli kliklerin arkasında olduğu ciddi bir  başkaldırıdır.

Doğrudan doğruya devlete ve üniter yapıya açılmış bir savaş niteliği taşımaktadır. Bu anlamda devletin ve milletin egemenliğine, bağımsızlık ve oetoritesine ve elbette iç huzur ve birliğine yapılmış bir suikast girişimidir.

Daha acı  veren tarafı ise, tarihinte olduğu gibi bugün de vatanın her tarafı şehitlerimizin aziz canları ve kanları ile bezenmiş olup, bu aziz hatıra ve birikime yönelik açık bir meydan okumadır.

Türk bayrağına uzanan her el; bu devlete, bu devletin bağımsızlığına, üniter yapısına, bu millete ve kardeşlik hukukuna yapılmış izansız, ahlaksız, hukuksuz bir saldırıdır.

Bu kahpe girişim devletin ve şehit kanları ile onure edilmiş bu toprakların bağımsızlığına uzanmış demektir ki,  Bu tür girişimler karşısında sessiz kalmak, devr alınan mukaddes vatan ve tarihe bir zafiyet ve hatta ihanet olmakla birlikte görmezden gelmek, cesaret vermektir.

Türk bayrağı, bu milletin ortak onurudur ve hiçbir şart altında hedef alınamaz. Bu kutsal değere yönelik her saldırı, hukuk devleti sınırları içerisinde en kararlı şekilde karşılık bulacaktır, bulmalıdır. Bunun da ötesinde bizler her şart ve durumda bunun takipçisi olacağımıza her Türk vatandaşına teminat veriyoruz.

Geçmişte yaşananlar hafızalarımızdadır. “Çözüm” adı altında yürütülen süreçlerin nasıl ağır sonuçlar doğurduğunu bu millet büyük bedeller ödeyerek tecrübe etmiştir. Dağların silahlarla dolduğu, şehirlerin hendeklerle kuşatıldığı ve anaların evlatsız kaldığı dönemler hâlâ tüm acılığı ile yüreklerimizi dağlamaktadır.

Bugün benzer girişimlerin, farklı isimler ve söylemlerle yeniden gündeme getirilmesine asla müsaade edilemez. Şehitlerimizin kanı üzerinden siyaset yapılmasına, terörle pazarlık algısı oluşturulmasına ve bayrağımızın hedef alındığı bir ortamda “normalleşme” söylemleri üretilmesine kesin bir dille karşıyız.

Bu noktada yapılması gereken açıktır: Bu cesareti kimlerin verdiği, bu girişimlerin hangi odaklardan güç aldığı ve kimler tarafından görmezden gelindiği tüm yönleriyle ortaya çıkarılmalı; sorumlular hukuk önünde hesap vermelidir.

Çünkü mesele yalnızca bir bayrak değildir. Mesele egemenliktir. Mesele devlettir. Mesele bu topraklar uğruna can veren şehitlerimizin hatırasıdır.

Bu millet boyun eğmez. Bu bayrak indirilmez. Bu vatan pazarlık konusu yapılamaz.

Herkes bilmelidir ki; bu topraklar sahipsiz değildir. Bu millet, geçmişte yaşadığı ihanetleri tekrar yaşamaya razı olmayacaktır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

İYİ Parti Malatya İl Başkanlığı ve il başkanı Emircan Eren

Devamını Oku

HUKUKUN ÖKSÜZ KALDIĞI GÜN: SOKRATES’İN BALDIRANINDAN EBU HANİFE’NİN ZİNDANINA BİR MEDENİYETİN TRAJEDİSİ!

HUKUKUN ÖKSÜZ KALDIĞI GÜN: SOKRATES’İN BALDIRANINDAN EBU HANİFE’NİN ZİNDANINA BİR MEDENİYETİN TRAJEDİSİ!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, İslam dünyasının ‘Sokrates’i olarak tanımladığı ‘İmam-ı Azam’ı konu edindiği yazısında, Sokrates hâlâ konuşmaya devam ederken, Ebu Hanife’nin sesinin neden kısıldığını sorguluyor.

Tarih M.Ö. 399 yılında Atina’da durduğunda, demokrasiyle yönetilen bir şehir devleti, kendi varlığına tehdit olarak gördüğü 70 yaşındaki bir ihtiyarı, Sokrates’i yargılıyordu. Şehrin tanrılarına inanmamak değildi suçu, “sormayı, sorgulamayı” gençlerin zihnine bir zehir gibi zerk etmekti. Baldıran zehri içip hayatına son verince, düşünce ve duruşunun da zihinlerden kaybolup gideceği düşünüldü. Ancak, Batı medeniyeti bu ölümü unutmadı; aksine onu hukukun, devlet gücü karşısında hakikati söyleme cesaretinin kurucu miti haline getirdi. Batı, hukuk felsefesini o idamın vicdan azabı üzerine kurdu.

Aradan bin yıldan fazla bir zaman geçip takvimler Hicri 150’yi (M.S. 767) gösterdiğinde ise, İslam medeniyetinin başkenti Bağdat’ta, sanık sandalyesinde bu sefer İslam dünyasının “Sokrates”i, “İmam-ı Azam” lakaplı Numan bin Sabit, yani Ebu Hanife oturuyordu. Ebu Hanife’nin sonu da Sokrates gibi oldu. İktidarın sunduğu “yargıçlık” kadehini reddettiği için zindanda zehirlenerek öldürüldü. Ancak onun neden öldürüldüğünü umursamayan İslam dünyasının trajedisi o gün bu gün devam ediyor.

Batı, Sokrates’in ölümünden “devleti sorgulayan” bir hukuk felsefesi çıkarırken; İslam dünyası kendi Sokrates’ini öldürmüş, sonra da onun ismiyle devleti kutsayan, otoriteye boyun eğen devasa bir “resmi ideoloji” inşa etti. Bugün İslam coğrafyasındaki hukuksuzluğun, otoriterliğe boyun eğişin ve entelektüel kuraklığın kökleri; Ebu Hanife’nin fıkhını (kurallarını) alıp onun ruhunu (duruşunu) o zindanda bırakmış olmanın bedelidir.

İPEK, SERVET VE ÖZGÜRLÜK

Ebu Hanife’yi anlamak için, onu klasik “ulema” şablonundan tamamen sıyırmak gerekir. O, İpek Yolu’nun en stratejik kavşağı olan Kûfe’de, dönemin en lüks tekstil ürünü olan “Hazz” (ipek ve yün karışımı kumaş) ticareti yapan uluslararası bir tüccardı. Bu ticari ağ, ona hem entelektüel otonomi hem de güçlü bir haber ve iletişim ağı sağlıyordu.

Devlet hazinesinden (Beytülmal) gelen tek bir kuruşa bile tenezzül etmedi. Ebu Hanife’nin fıkhında “Beytülmal” sultanın şahsi kasası değil, hesabı sorulması gereken bir kamu emanetiydi. Halife Mansur’un ona gönderdiği 30.000 dirhemlik “hediyeyi” (aslında sus payını) reddederken verdiği cevap bir manifesto niteliğindeydi:

“Bu para kimin? Eğer Halife’nin kendi alın teri ve şahsi kazancıysa, ben bir sultandan sadaka kabul etmem. Yok eğer bu halkın parası (vergi/haraç) ise, ben o halkın bir ferdiyim ve benim payıma düşen bu kadar büyük bir meblağ olamaz. Halka ait olanı bana veremezsiniz.”

O biliyordu ki; “Cüzdanı halifenin elinde olanın, aklı hür olamaz.”

İmam’ın yaşadığı Kûfe; Medine gibi homojen, içine kapalı ve tarım endeksli bir Arap şehri değildi. Orası Türkler, Farslar, Nebatiler, Hintliler, Hıristiyanlar ve Yahudilerin bir arada yaşadığı kozmopolit bir “Mevâli” kentiydi. Medine’de hayat öngörülebilirdi; ancak Kûfe’de her gün enflasyon, kambiyo, şirketler hukuku gibi karmaşık problemler ortaya çıkıyordu. O dönemin hakim usulü, bir sorunla karşılaşıldığında “Peygamber şöyle yaptı” diyerek bir hadis rivayet etmek ve meseleyi o rivayetin lafzına hapsetmekti.

Ebu Hanife, bu literal (lafızcı) yöntemin yetersiz kaldığını gördü. Sadece “geçmişte ne yapıldığını” (taklit) değil, “bugün ne yapılması gerektiğini” (içtihat) merkeze aldı. Burada devrimci bir adım atarak “Ehl-i Rey” (Akıl Ekolü) metodunu zirveye taşıdı. Nasları, arkasında bir “illet” (rasyonel gerekçe) ve bir “maslahat” (hukuki gaye) barındıran ilkeler bütünü olarak okudu. “Eğer Peygamber bunu yasakladıysa, bundaki hukuki gaye nedir?” sorusunu sordu. Bu yöntem, hukuku kör bir “itaat kültürü”nden çıkarıp, sofistike bir “akıl yürütme sanatına” dönüştürdü. Ebu Hanife’ye göre otorite, “Ben böyle emrettim” diyemezdi; çünkü her emrin “rasyonel, adil ve kamu yararına uygun” bir gerekçesi olmak zorundaydı.

Emevi ve Abbasi iktidarları, meşruiyet krizlerini aşmak için “Peygamber dedi ki…” diye başlayan uydurma rivayetleri “din” haline getiriyordu. Ebu Hanife, bu “rivayet enflasyonu” ortamında Kur’an-ı Kerim’i “filtre” ve “kalkan” olarak esas aldı. İlkesi şuydu: “Eğer bir rivayet, Kur’an’ın genel ilkelerine, akla ve üzerinde ittifak edilen sünnete aykırıysa; senet zinciri ne kadar sağlam görünürse görünsün, o rivayeti Peygamber söylemiş olamaz. Onu reddederim.”

Bu tavizsiz duruşu nedeniyle, dönemin lafızcı uleması (Ehl-i Hadis) tarafından “dini aklıyla bozan adam”, “bidatçi” ve “deccal” olmakla suçlandı. Oysa Ebu Hanife hadisi inkar etmiyor, hadisin, Kur’an’ın evrensel adalet ilkesini gölgeleyecek şekilde “siyasal bir sopa” olarak kullanılmasına itiraz ediyordu. Emeviler, devleti Müslümanların evrensel imparatorluğu olarak değil, bir “Arap Krallığı” olarak yönetiyordu. Arap olmayan Müslümanlara (Mevâli) ikinci sınıf muamelesi yapılıyor, haksız vergiler alınıyordu. Kendisi de aslen Fars (veya Türk) kökenli bir aileden gelen Ebu Hanife, bu ayrımcılığın yarattığı öfkeyi bizzat derinden hissediyordu.

Hicri 122 yılında, Hz. Hüseyin’in torunu İmam Zeyd b. Ali, Emevi zulmüne karşı isyan bayrağını açtığında, Ebu Hanife ne kayıstız kaldı ne de postunda oturup öğütler veren bir mürşid gibi davrandı. Zeyd’e gizlice 10.000 dirhem gönderdi ve şu tarihi fetvayı verdi: “Zeyd’in bu çıkışı, dedesi Hz. Peygamber’in Bedir savaşındaki çıkışına benzer.”

İsyan kanlı bir şekilde bastırıldı. Zeyd’in başı kesildi, cesedi çırılçıplak soyularak Kûfe çöplüğünde çarmıha gerildi ve yıllarca orada asılı bırakıldı. Ebu Hanife, her gün dükkanına giderken o cesedin önünden geçiyor ve devletin “kutsal” değil ama “katil” olabileceğini hafızasına kazıyordu. Bu travma, onun zorba devlet anlayışı ile asla barışmayacak olan bilincini inşa etti.

Emevi Valisi İbn Hübeyre, onu yanına çekmek için Hazine mühürdarlığını teklif ettiğinde cevabı netti: “Bana Vasıt Mescidi’nin kapılarını veya tuğlalarını saymamı emretseydiniz yapardım; çünkü bu angaryadır. Fakat benden, haksız yere idam edilecek bir adamın fermanını mühürlememi, ‘şeriata uygundur’ dememi istiyorsunuz. Vallahi, bana dünyanın tüm servetini verseniz, zalimin suçuna ortak olmam.” Bu ret cevabı üzerine hapse atıldı ve günlerce kırbaçlandı. Başı şişti, yüzü tanınmaz hale geldi. Ancak İbn Hübeyre gördü ki, bu adamın iradesini kırmak, bedenini kırmaktan zordu. Halkın ayaklanmasından korkarak onu serbest bırakmak zorunda kaldı ve Ebu Hanife Mekke’ye sürgüne gitti.
Hicri 132 (M.S. 750) yılında Abbasiler, “Ehl-i Beyt’in Rızası” ve “Adalet” sloganlarıyla Emevileri yıktığında, Ebu Hanife de pek çokları gibi umutlanmıştı. Ancak Abbasi yönetimi kısa sürede Emevileri aratan bir despotizme dönüştü. Halife Mansur, iktidarını sağlamlaştırmak için Peygamber soyunu katletmeye başlayınca, Ebu Hanife yaşlılığına rağmen yine en kararlı duruşu sergiledi. Mansur’un ordusuna katılmanın haram olduğunu, baskı altında edilen yeminin hükümsüz olduğunu haykırdı.

Bu fetva sonrası Mansur için Ebu Hanife artık saygı duyulacak bir alim değil, “devletin bekasına” tehdit oluşturan bir “nifak ve fitne” unsuruydu. Ancak o, Ebu Hanife’yi doğrudan öldürmenin, onu halkın gözünde bir “şehit” mertebesine yükselteceğini ve Kûfe ile Horasan’ı ayaklandırabileceğini biliyordu. Bu yüzden, onu “itibarsızlaştırarak” yok etme planını, yani “Kadılık Teklifi”ni devreye soktu. Mansur, Ebu Hanife’ye “Kadı’l-Kudât” (Baş Yargıçlık) teklif etti. Ebu Hanife ile Mansur arasındaki o tarihi diyalog, bir manifesto niteliğindedir:

Mansur: “Seni Kadı’l-Kudât olarak atıyorum. Adaleti sen tesis et.”

Ebu Hanife: “Ben bu göreve ehil değilim.”

Mansur: “Yalan söylüyorsun! Sen bu işe en layık olan sensin.”

Ebu Hanife: “Hükmü kendiniz verdiniz ey Emir. Eğer ben yalan söylüyorsam, bir yalancıdan kadı olmaz. Eğer doğru söylüyorsam, zaten ehil olmadığımı beyan ettim. Her iki durumda da ben bu görevi yapamam.”

Bu ret üzerine 70 yaşındaki İmam zindana atıldı, her gün pazar yerinde halka teşhir edilerek kırbaçlandı. Ancak o, “Sultanın ekmeğini yiyen, sultanın kılıcını çalar” diyerek direnmeye devam etti. Nihayetinde Hicri 150 yılında zorla zehirli bir şerbet içirilerek şehit edildi. Vasiyeti ise tüm hayatının özeti gibiydi:

“Beni, gasp edilmemiş, halifenin elinin değmediği temiz bir toprağa gömün.” Vasiyeti üzerine şehir merkezine 4-5 kilometre uzak devlet elinin değmediği bir kamışlığa defnedildi.

BÜYÜK DÖNÜŞÜM – DEVLETLEŞEN MEZHEP

Ebu Hanife’nin hikayesi zindanda biterken, “Hanefilik”in ve bugünkü İslam dünyasının hikayesi tam bu noktada, onun öğrencisi İmam Ebu Yusuf ile başlar. Ebu Yusuf, hocasının aksine çok fakir bir aileden geliyordu ve sivil kalmanın “yok olmak” anlamına geldiğini acı bir tecrübe ile görmüştü. Mezhebin yaşaması için devlet tarafından himaye edilmesi gerektiğine inanıyordu.

Halife Harun Reşid, Ebu Yusuf’a Baş Kadılık teklif ettiğinde, o hocasının canı pahasına reddettiği cübbeyi giydi. Yazdığı “Kitabu’l-Harac” ile yeni dönemin anayasasını oluşturdu. Ebu Hanife’nin “Zalim sultana isyan haktır” ilkesi, Ebu Yusuf’un kaleminde “Fitne, zulümden beterdir; itaat esastır” doktrinine evrildi.

Böylece Hanefilik, sivil bir içtihat okulu olmaktan çıkıp, Abbasilerin ve daha sonra Osmanlıların “Resmi Devlet Mezhebi”ne dönüştü.

Ancak Ebu Yusuf’un kurguladığı ve İslam tarihine miras bıraktığı bu sistemde, yargı bağımsızlığını ve sivil alim tipolojisini neredeyse imkansız hale getiren iki temel yapısal sorun vardı:

Birincisi, Hazine’nin nitelik değiştirmesiydi. İslam’ın ilk dönemindeki “Halkın Malı” (Beytülmal) anlayışı, fiilen “Sultan’ın Şahsi Mülkü”ne dönüştü. Kadı, maaşını halkın hazinesinden değil, pratik olarak Sultan’ın “lütfundan” almaya başladı. Hocasının o meşhur uyarısı (“Sultanın kılıcını çalar”) gerçekleşmişti.

İkincisi, geleneksel siyaset teorisinde Halife hem yürütmenin hem yargının başıydı. Ebu Yusuf’un sisteminde Kadı, bağımsız bir denetleyici değil, Halife’nin yetkisini kullanan bir “Naib” (Vekil) statüsüne indi. Hukuken vekil, asile karşı karar veremezdi. Böylece yargı idarenin meşrulaştırıcı bir alt şubesi haline geldi.

Bu yapısal bozukluk, İslam dünyasında Batı’dakine benzer “bağımsız entelektüel” sınıfının doğmasını da engelledi. Batı’da Kilise, Aristokrasi ve Burjuvazi, Kral’a karşı güç odakları oluşturarak bağımsız düşünürleri finanse edebilirken, İslam dünyasında Devlet sivil alanı tamamen yuttu. Vakıflar ve medreseler, resmi ideolojiyi üreten bürokrat (ulema-i rusûm) yetiştirme merkezlerine dönüştü. Ebu Hanife gibi “özgür orta sınıf aydını” modeli tarih sahnesinden adeta silindi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, İslam dünyasının neden bir “hukuk devleti” inşa edemediğinin cevabı, 1250 yıl önce atılan bu yanlış düğümde gizli. Batı’da üniversiteler ve loncalar “tüzel kişilik” kazanarak devlete karşı kurumsal direnç oluştururken; İslam dünyasında yargı erki, yürütme karşısında kurumsal bir rakip olamadı, “iktidarın muhafızı” konumuna indirgendi.

Bu tarihsel miras, modern dönemde “modern sultan” paradoksuyla daha vahim bir hal aldı. Batı’daki “kuvvetler ayrılığı” prensibini almadan, sadece merkeziyetçi bürokratik aygıtı ithal eden modern “İslam” ülkelerinde; devlet başkanları, tarihteki Abbasi halifelerinin hayal bile edemeyeceği mutlak bir güce (Leviathan) kavuştu. Yargıçlar ise kendilerini hukukun bağımsız temsilcisi değil, devletin memuru olarak görmeye devam etti.

Bu sürecin toplumsal hafızadaki yansıması tam bir “hafıza kırımı”dır. Bugün halkın %90’ı “Hanefiyim” der ama Ebu Hanife’yi tanımaz. Bilenlerin ekseriyeti de onu sadece bir “ilmihal hocası” zanneder. Bu tesadüfi değil, bilakis iktidarların bilinçli ehlileştirme operasyonunun başarısıdır.

Yüzyıllar boyunca medreselerde toplumun enerjisi “büyük siyaset”ten (adalet, kamu malı, yönetim ahlakı) uzaklaştırılıp, “küçük siyaset”e (beden, ritüel detayları) hapsedildi. Bu yüzden bugün İslam toplumları, inancı ve dindarlığı şekli şartlarıyla tanımlanan ibadetlerle ölçerken, namaz kıldığı caminin önünde haksızlık yapanı, kamu malını çalanı veya zulmedeni dinin asli konusu değilmişçesine görmezden gelirler. Çünkü alnı secdeye giderken, vicdanı ayağa kalkamayan bir dindarlık yerleşti. Ritüelleri kusursuz, ama ahlakı felçli bir toplum oluştu.

Bu, Ebu Hanife’nin değil, onun mezhebinin bedenini kurtarıp, ruhunu devlete rehin veren, yani hukuk okulunu ehlileştiren devletçi ulemanın zaferidir.

ZİNDANDAKİ MESAJ

Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın devasa bir türbesi vardır. Sultanlar yüzyıllardır oraya gidip dua ederler. Ne büyük ironidir ki; o türbede yatan adam, o sultanların atalarının adaletsizliklerine boyun eğmediği için öldürülmüştür. İslam dünyası, Ebu Hanife’nin “cesedini” kutsadı ama “fikrini” gömdü. Bunun sonucu olarak İslam dünyasında adaletin, devletin lütfu değil, bedel ödemeyi göze alanların söke söke aldığı bir hak olduğu bilinci yerleşemedi.

Bugün İslam dünyasının kurtuluşu; yeniden Ebu Hanife’nin zindandaki o yırtık gömleğini giymekle; yani “sivil, bağımsız ve sorgulayan aklı” yeniden kuşanmakla mümkündür.

Sokrates hala konuşmaya devam ediyor; çünkü Batı ona kulak veriyor. Ebu Hanife’nin sesi ise kısıldı; çünkü biz onu dinlemedik, duymadık, anlamadık; sadece türbesini ziyaret ettik. O sesi yeniden açmak, İslam dünyasının 21. yüzyıldaki varoluşsal ödevidir.

Devamını Oku

MALATYA BARO BAŞKANI ONUR DEMEZ’DEN HAKLI BİR İSYAN!

MALATYA BARO BAŞKANI ONUR DEMEZ’DEN HAKLI BİR İSYAN!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

BASIN AÇIKLAMASI

Üzgünüz, Derin Bir Kaygı ve Öfke İçindeyiz!

Yalova SGK İl Müdürlüğü’nde görevini ifa ettiği sırada, alçakça bir saldırı sonucu yaşamını yitiren meslektaşımız Avukat Zekeriya Polat’ı kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşıyoruz.

Meslektaşımız, hukuk devletinin vazgeçilmez unsurlarından biri olan bağımsız savunmayı temsil ederken, kamusal görevini yerine getirdiği esnada hedef alınmıştır. Görev başında bir avukata yönelen bu saldırı, yalnızca bireysel bir suç değil; savunma hakkına, adil yargılanma ilkesine ve hukuk düzenine yönelmiş ağır bir ihlaldir.

Bu vahim olay, avukatları hedef haline getiren sorumsuz söylemler ile şiddeti önlemekte yetersiz kalan cezasızlık anlayışının yarattığı tehlikeli ortamın bir sonucudur. Meslektaşlarımızın mesleklerini can güvenliği endişesiyle icra etmek zorunda bırakılması, hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Avukatlar, yargının kurucu unsurlarındandır. Savunma makamına yönelen her türlü saldırı, toplumun adalete erişim hakkını zedelemekte ve hukuk devletini doğrudan tehdit etmektedir. Avukatların güvenliğinin sağlanması, bireysel değil kamusal bir yükümlülüktür.

Avukatlara ve tüm kamu görevlilerine yönelik şiddeti en güçlü biçimde kınıyoruz. Adalet Bakanlığı’nı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve yetkili tüm kurumları, bu tür saldırıların önlenmesi amacıyla etkili, caydırıcı ve kalıcı tedbirleri gecikmeksizin hayata geçirmeye davet ediyoruz.

Bu kapsamda, avukatların mesleki bağımsızlığını ve güvenliğini uluslararası düzeyde güvence altına alan Avrupa Konseyi “Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Dair Sözleşme”nin Türkiye tarafından ivedilikle imzalanmasını ve iç hukukta etkin biçimde uygulanmasını zorunlu görüyoruz.

Meslektaşımız Avukat Zekeriya Polat’ın ailesine, yakınlarına, mesai arkadaşlarına ve tüm hukuk camiasına başsağlığı ve sabır diliyoruz.

Savunmaya yönelik şiddetin olağanlaştırılmasına karşı durmaya devam edeceğimizi ve bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz

HUKUK KATLİ HUKUKUÇUNUN KATLİYLE BAŞLAR!

Devamını Oku

AP’DEN RUS GAZINA VETO!

AP’DEN RUS GAZINA VETO!
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi ve sonrasında Ukrayna üzerinde ki mutlak hâkimiyet alanının alabildiğine gelişmesi sonrası kartlar bir kez daha dağıtılıyor. Düşman kardeşler AB, ABD ve Rusya bir kez daha danışıklı bir dövüş sergiliyorlar.

AB Konseyi, AB üyesi ülkeler ile Avrupa Parlamentosu (AP) temsilcileri arasında, Rusya’dan doğal gaz ithalatının bitirilmesine yönelik plana ilişkin yürütülen müzakerelerde uzlaşı sağlandığını açıkladı.

Açıklamada, Rus enerjisine olan bağımlılığı sona erdirmek için hazırlanan yol haritası çerçevesinde hareket edildiği belirtilerek, Rusya’dan LNG ithalatının 2026 sonunda, boru hattı gazı ithalatının da 2027 sonbaharında olmak üzere kademeli ve yasal olarak bağlayıcı biçimde yasaklanacağı ifade edildi.

Söz konusu girişimin, AB’nin arz güvenliğini koruyacağı, AB enerji piyasasına da katkı sağlayacağı vurgulandı.

AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de konuyla ilgili Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında, “Bu, Birliğimiz için tarihi bir gün. AB Komisyonunun Rus fosil yakıtlarını aşamalı olarak kaldırma teklifi üzerinde geçici bir anlaşmaya varıldı. Yeni bir sayfa açıyoruz.” diye konuştu.

AB’nin Rusya’dan LNG ve boru hattı ile doğal gaz ithalatının yüzde 45 seviyesinden yüzde 13’e indiğini dile getiren von der Leyen, kömür ithalatının yüzde 51’den sıfıra, ham petrol ithalatının da yüzde 26’dan yüzde 2’ye gerilediğini söyledi.

Von der Leyen, son adımla Avrupa’nın Rusya’dan enerjide tam bağımsızlık döneminin başlayacağını ifade etti.

Söz konusu anlaşma, bu aşamadan sonra AB Konseyi ve AP tarafından resmen onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek.

Devamını Oku